Translate

19 Nisan 2017 Çarşamba

Od - İskender Pala

Od ikinci kez okuduğum bir kitap. Şu aralar Yunus Emre hakkında bir okuma yapma ihtiyacı içinde olduğum için kitabı ikinci kez ve zevkle okudum. Kapı Yayınlarından çıkan kitap 359 sayfa ve her bir sayfa kesinlikle var oluşunun hakkını veriyor.

Kitapta Yunus Emre ve Sitare'nin aşkını,  Yunus'un oğlu İsmail'in hikayesini okuyor; Moğolların, Alamutluların, Taptuk Emre'nin, Hacı Bektaş'ın ve Molla Kasım'ın izini sürüyorsunuz. Anadolu'daki dergahlara misafir oluyor, dergahlardaki yaşantıya şahitlik ediyorsunuz. O çağın insanlarının yaşantılarının nasıl olduğunu az çok idrak ediyorsunuz.

Od, Yunus Emre'yi tanımak için okunabilecek en güzel kitaplardan biri bence. Zira bildiğiniz gibi Yunus Emre'nin hayatı hakkında çok da somut bilgilere sahip değiliz. İskender Pala romanında onun hayatını mümkün olduğunca somutlaştırmış ve okuru tatmin edici bir hale getirmiş.


Gelelim kitaptan alıntıladığım bazı sözlere:

  • Gözbebekleri her şeyi görür ama kendisini görmez.
  • Bütün insanlar doğru olsaydı yiğitliğe lüzum kalmazdı.
  • Zalimin karnından aşı eksilmeyegörsün, mazlumun kanına ekmek doğrar da yer.
  • Uzun bekleyişlerin kalbe yansıyan ihtilalleri olur.
  • Yanlış olan, zor olan, hüsrana götüren kulun hata yapması değil, hatada ısrar etmesidir.
  • Güneş doğunca yıldızlar görünmüyordu ama kayıp da olmuyorlardı. Gözümüzdeki görme melekesinin boyutunu değiştirebilsek, belki yıldızları gündüz de görebilirdik.
  • Kimisi bilmem der, bilir; kimisi bilir bilmezlenir. Kimisi bilmediğini bilmez, bilirim der; kimisi bildiğini bilmiyor zanneder. Bilmemeyi bilmekle bildiğini bilmemek aynı değildir. Kurtulanlar, bilmediğini bilenlerle bildiğini bilmeyenlerdir.
  • Madem Allah'a giden binlerce yol vardı, kim kimin yolunun yanlış olduğunu söyleyebilirdi ki?




17 Nisan 2017 Pazartesi

The Paradox of Our Time - Zamanımızın Çelişkisi

İSMEK'te İngilizce kursuna gidiyorum. A2 seviyesinde çeviriler yapmaya başladık. Aşağıdaki metin de bizim kursta çevirdiğimiz "The Paradox of Our Time" adlı metnin çevirisi. Metnin Türkçe düzenlemesi bana ait. Umarım birilerinin işine yarar:

The paradox of our time in history is that we have taller buildings but shorter tempers, wider Free ways, but narrower viewpoints. We spend more, but have less, we buy more, but enjoy less. We have bigger houses and smaller families, more conveniences, but less time. We have more degrees but less sense, more knowledge, but less judment, more experts, yet more problems, more medicine, but less wellness.

Zamanımızın çelişkisi şu: Daha uzun binalarımız, daha az sabrımız var. Daha geniş otoyollarımız, daha dar bakış açılarımız var. Daha fazla harcıyoruz ama daha azına sahibiz. Daha fazla satın alıyor, daha az zevk alıyoruz. Daha büyük evlere, daha küçük ailelere sahibiz. Yaşam şartlarımız daha rahat ama daha az zamanımız var. Daha fazla unvana, daha az duyguya sahibiz. Daha fazla bilgimiz var ama doğru karar verme daha az. Daha çok uzmanımız var yine de bir sürü problemimiz var. Daha çok ilacımız var ama daha az sağlıklıyız.

We drink too much, smoke too much, spend too recklessly, laugh too little, drive too fast, get too angry, stay up too late, get up too tired, read too little, watch TV too much and pray too seldom. We have multiplied our possessions, but reduced our values. We talk too much, love too seldom and hate often.

Sigarayı da içkiyi de çok içiyoruz. Çok dikkatsizce (para) harcıyor, çok az gülüyor, çok hızlı (araba) sürüyor, çok çabuk sinirleniyor, geç saate kadar yatmıyor, çok yorgun kalkıyor, çok az okuyor, çok fazla TV izliyor ve nadiren dua ediyoruz. Mal varlığımız arttı ama değerlerimiz azaldı. Çok fazla konuşuyor, nadiren seviyor ve çok sık nefret ediyoruz.

We've learned how to make a living, but not a life. We've added years to life not life to years. We've been all the way to the moon and back, but have trouble crossing the street to meet a new neighbor. We conquered outer space but not inner space. We've done larger things, but not better things.

Nasıl yaşayacağımızı öğrendik ama hayatı değil. Hayata yıllar ekledik ama yılları hayata değil. Aya gidip geldik ama  karşı caddeye gidip komşumuzla tanışmakta sorun yaşadık. Uzayı keşfettik ama iç dünyamızı değil. Daha büyük şeyler yaptık ama daha iyi şeyler değil.

We've cleaned up the air, but polluted the soul. We've conquered the atom, but not our prejudice. We write more, but learn less. We plan more, but accomplish less. We've learned to rush, but not to wait. We build more computers to hold more information, to produce more copies than ever; but we communicate less and less.

Havayı temizledik ama ruhumuzu kirlettik. Atomu yendik ama ön yargılarımızı değil. Daha çok yazdık ama daha az öğrendik. Daha çok plan yaptık ama daha az sonuçlandırdık.  Acele etmeyi öğrendik beklemeyi değil. Her zamankinden daha fazla kopya çıkarmak, daha fazla bilgiyi depolamak için daha fazla bilgisayar ürettik ama iletişimimiz gittikçe daha da azaldı.

These are the times of fast foods and slow digestion, big men and small character, steep profits and shallow relationships. These are the days of two incomes but more divorce, fancier houses, but broken homes.

Bu zaman, hızlı beslenen ama yavaş sindirenlerin, büyük ama küçük karakterli adamların, yüksek kârlı ama sığ ilişkilerin zamanıdır. Bu günler iki maaşın olduğu ama daha fazla boşanmaların olduğu, daha süslü evlerin olduğu ama yuvaların yıkıldığı günler.

These are days of quick trips, disposable diapers, throwaway morality, one night stands, overweight bodies, and pills that do everything from cheer, to quiet, to kill. It is a time when there is much in the showroom window and nothing in the stockroom. A time when technology can bring this letter to you, and a time when you can choose either to share this insight, or to just hit delete...

Bu günler, hızlı seyahatlerin, kullanılıp atılan bebek bezlerinin, yok olan ahlakın, tek gecelik ilişkilerin, aşırı kilolu bedenlerin ve neşelendirmekten, sakinleştirmeye ve öldürmeye her şeyi yapan ilaçların günleri. Bu zaman depoda hiçbir şeyin olmadığı, vitrinde her şeyin olduğu bir zaman. Bu zaman teknolojinin sana bir mektup getirebildiği bir zaman ve sen bu zamanlarda ya bu içselliği paylaşabilir ya da silme tuşuna basabilirsin.

Remember, to spend some time with your loved ones, because they are not going to be around forever. Remember, say a kind word to someone who looks up to you in awe, because that little person soon will grow up and leave your side.

Sevdiklerinizle geçirdiğiniz zamanları hatırlayın, çünkü onlar sonsuza dek etrafınızda olmayacaklar. Korku içinde size bakan kişiye nazik kelimeler söyleyin çünkü o küçük insan yakında büyüyecek ve yanınızdan ayrılacak.

Remember, to give a warm hug to the one next to you, because that is the only treasure you can give with your heart and it doesn't cost a cent.

Yanınızdakileri içtenlikle kucaklamayı unutmayın çünkü bu kalbinizle verebileceğiniz  tek hazine ve bir kuruşa bile mal olmayacak. 

Remember, to say, "I love you" to your partner and your loved ones, but most of all mean it. A kiss and an embrace will mend hurt when it comes from deep inside of you.

Sevdiklerinize ve eşinize "Seni seviyorum." demeyi unutmayın ama özellikle bunu gösterin.  içinizde bir yerlerden gelen bir öpücük ve kucaklama  kalbinizi iyileştirecek. 

Remember to hold hands and cherish the moment for someday that person might not be there again. Give time to speak! And give time to share the precious thoughts in your mind.

Bu insan günün birinde orada olmayacağı için önem vermeyi,üzerine titremeyi ve elini tutmayı unutma. Sevgiye, konuşmaya ve aklındaki değerli düşünceleri paylaşmaya zaman ayır.

12 Nisan 2017 Çarşamba

The Boss Baby (Patron Bebek)


Animasyon filmlerine bayılıyorum ama hiçbir animasyon filmini sinemada izlememiştim. Bundan sanırım iki ay kadar önce internette gezinirken The Boss Baby'nin fragmanına denk geldim ve o küçük velede resmen aşık oldum. Hemen izlemeliyim dedim ama internette ararken gördüm ki film henüz vizyona girmemiş. Ondan sonrası tufan zaten. Beklemeye başladım. 31 Mart'ta film vizyona girdiğinde ne yazık ki iş programım müsait değildi ama dün vakit ayırıp filmi izlemeye gittim.

Açıkçası film, fragmanında gösterildiği kadar iyi değil. Çok daha iyi animasyon filmler izlemiştim. Yine de hoş vakit geçirmek için gidilebilir ama bazı diyaloglar ve sahneler çocuklar için pek de uygun değil.


Filmin konusundan biraz bahsetmek gerekirse, yedi yaşındaki Tim'in anne ve babası yeni bir çocuk sahibi olurlar ama Tim bu durumdan hiç de hoşnut değildir. Bebek de zaten normal değildir. Bir gün gizlice bebeği takip ederken onun konuştuğunu duyan Tim olayın iç yüzünü anlar. Bebekler tehlike altındadırlar. Aileler artık köpekleri onlardan daha çok sevmektedir ve bebeğin görevi de bunu engellemektir. Tim de bu görevde ona yardımcı olur. Tabii evden gitmesi şartıyla ve olaylar gelişir...


Bu arada ilk kez 3D film izledim. Bazı sahneler gerçekten muhteşemdi ama denemek için gözlüğü çıkardığımda bazı bölümlerin çıplak gözle bulanık göründüğünü fark ettim. Sebebini bilen varsa yorumlar bölümüne yazabilir. Şimdilik benden bu kadar sevgiyle kalın.


5 Mart 2017 Pazar

The Hobbit Series


Arkadaşlarımın ve İngilizce öğretmenimin tavsiyesiyle izlemeye karar verdiğim filmi açtığımda verdiğim ilk tepki: "Üç saat mi sürüyor 👀Aman Tanrım, didim!" şeklindeydi ama bir günün sonunda tüm seriyi izlemiş biri olarak diyebilirim ki vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz :)) Hobbit, üç filmlik bir seri. Seriler şu şekilde:

1- The Hobbit: An Unexpected Journey (Hobbit: Beklenmedik Yolculuk)- 2012

2- The Hobbit: The Desolation of Smaug (Hobbit: Smaug'un Çorak Toprakları) - 2013

3- The Hobbit: The Battle of the Five Armies (Hobbit: Beş Ordunun Savaşı) -2014

Üç film de birbirinin tekrarı niteliğinde. Adeta bir dizi film gibi birinci filmin bittiği yerden ikinci film başlıyor ve hikaye devam ediyor. Peki ama hikaye ne?

Yıllar evvel zenginlik içinde Erebor Dağında yaşayan cücelerin krallığını ele geçiren ejderha Smaug'dan dağı geri almak için yola çıkan 13 cüce, bir büyücü ve bir hobbitin hikayesi. Onların uzun süren yolculukları esnasında yaşadıkları maceralara şahitlik etmek izleyiciye görsel bir şölen sunuyor.

Seri boyunca göl kasabasının insanlarını, Orman Elflerini, Cüceleri, Hobbitleri, Toprak Yiyenleri, Orkları tanıyor, onların yaşamlarına misafir oluyorsunuz. Doğaüstü varlıkların, doğaüstü yaşamları ve yetenekleri size bambaşka bir dünyanın kapılarını aralıyor. Bu öyle bir dünya ki baş rolde insan yok! Sanırım serinin en etkilendiğim yanı bu oldu: İnsanı temele oturtmaması. Tamamen fantastik bir dünya olsa bile Hobbit serisinin, insan türünün kendini "önemli gösterdiği" bir yapım olmaması beni sevindirdi.

Filmde en  sevdiğim karakter tabii ki hobbitimiz Bilbo Baggins oldu. Ayrıca cüceleri de çok sevdim biri hariç: Thorin Meşekalkan! Niye diye sormayın, öyle işte adama içim ısınmadı :))) Ejderha Smaug'u bile ondan daha sempatik buldum. Büyücü Gandalf'la ilgili hislerim de biraz karışık. Kafamda onunla ilgili soru işaretleri var. Yüzüklerin Efendisi serisini henüz izlemedim. Belki izleyince fikrim netleşir. O seriyi izlediğimde nihaî kararımı verip serinin yazısında size de bildiririm.


Son olarak belki içerikle ilgili ama yine de yazmadan geçemeyeceğim. Film boyunc süren hayatta kalma mücadelesinin içinde Cüce Kili ve Elf Tauriel'in aşkını izlemek hoşuma gitti. Hele ki Elf kralının oğlu Legolas'ın Tauriel'e aşık olmasına ve aşkının karşılıksız olduğunu bilmesine rağmen cücelere yardım etmesi çok etkileyiciydi. Soyut olan "sevgi" kavramı böyle durumlarda elle tutulur gözle görülür bir hal alıyor adeta. Neyse lafı fazla uzatmayayım. Yeni bir yazıda görüşene kadar hoşça kalın.




4 Mart 2017 Cumartesi

Queen of Katwe

Dram türündeki Queen of Katwe, gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor. 

Uganda'da doğan Phiona Mutessi, annesi ve kardeşleriyle yoksul bir hayat sürmektedir. Bu sırada karşısına çıkan Robert Katende'den satranç oynamayı öğrenir. Phiona'nın satranç konusunda inanılmaz bir kabiliyeti vardır ve kısa sürede kendini geliştirerek henüz 14 yaşındayken uluslararası satranç turnuvasına katılır ve olaylar devam eder... (Sürprizi bozmayayım.)

Film boyunca Uganda'nın Katwe kentindeki hayata da şahit oluyorsunuz. Üstelik bu hayat, bizim bildiğimizden o kadar farklı ki görmeniz gerektiğine inanıyorum.

Son olarak şunu söyleyeyim: Phiona Mutessi 1996 doğumlu ve henüz 20 yaşında. Bu kadar genç yaşta hayat hikayesinin film haline getirilmesi çok güzel bir şey. Onun başarı hikayesinin gençlere  de örnek olabileceğini düşünüyorum. Ergenlik dönemindeki çocuklarla birlikte izlemek güzel olabilir. Sevgiler.

Film Hakkında:

Tür: Biyografik dram

Yayın Tarihi: 13 Ocak 2017

Süre: 2 saat 4 dakika

IMDP: 7.3

26 Şubat 2017 Pazar

Arrival


Dünya'nın on iki farklı bölgesine inen uzay gemileri...
"Acaba neden geldiler?" sorusu.
Bir dil bilim uzmanı...
Uzaylıların sunduğu bir silah: DİL!

Bu film, sonunu bildiği filmi izlemeyen ve kitabı okumayanlara göre değil; çünkü daha filmin başında sonunu görüyoruz ve kafamızda şu sorular:

Zaman düzlemsel midir yoksa dairesel midir?
Gelecek, geçmiş ve bugün aynı anda bilinebilir mi?
Gelecek hatırlanabilir mi?

Kur'an okurken henüz olmamış olaylardan (kıyamet gibi) geçmiş zaman kipiyle söz edilmesi hep dikkatimi çekmiştir. Bu film de bana bunu hatırlattı. Belki de her şey çoktan olup bitmiştir ne dersiniz? Üst bilince sahip biri, filmdeki uzaylılar gibi başlangıcı ve sonu aynı anda görebiliyordur belki de... Ve kim bilir belki bir gün biz de bu güce sahip olabiliriz.

Arrival, uzay filmleri kategorisinde kesinlikle ayrı bir yerde duruyor. Size farklı bakış açıları sunuyor. Filmi izledikten sonra film hakkında çekilmiş bir youtube videosu için tık tık . Sevgiler.

Film Hakkında:

Tür: Bilim Kurgu

Yayın Tarihi: 10 Ekim 2016

Süre: 1 saat 58 dakika

IMDP Puanı: 8.1

23 Şubat 2017 Perşembe

Leyla'nın Evi - Zülfü Livaneli

Leyla'nın Evi, Zülfü Livaneli'nin 2006 yılında yazdığı bir roman. Doğan Kitap tarafından yayımlanan kitap 271 sayfa.

Kitap, Boğaz'da bir yalıda doğu büyüyen ancak sonradan o yalının müştemilatında yaşamaya başlayan (detaylar kitapta) Leyla'nın sahte bir sağlık raporuyla evinden çıkarılmasının ardından yaşanılanları anlatıyor.

Kitapta; doğumundan itibaren evinden hiç ayrılmayan Leyla'nın, onun anne ve babasının, dört kuşaktır konaklarda hizmetkarlık yapan Ali Yekta Bey'in, onun oğlu Ömer'in ve gelini Necla'nın, Almancı Roxy'nin, gazeteci Yusuf'un, Dağlı Cemile'nin ve daha nicelerinin hayatlarına konuk oluyorsunuz. İç içe geçmiş bir sürü öykü sizi sarıp sarmalıyor.

Zaman açısından da bereketli olan kitap size; Balkan göçüne, Osmanlı'nın dağılışına, cumhuriyetin ilk yıllarına ve içinde bulunduğumuz zamana ait öyküler sunuyor.

Zülfü Livaneli, eser boyunca "mesken" üzerinden imparatorluğun tasvirini yapmış ve bu topraklarda herkesin yüzyıllardır birbirinin evini işgal ettiğini birçok yerde vurgulamış. Bunun tüm dünyada böyle olduğunu da eklemiş. Üstelik bu durumu da kahramanımız Leyla Hanım üzerinden ete kemiğe bürümüş.

Leyla'nın Evi, severek okuduğum bir kitap oldu. İçindeki  yarım bırakılmış ve hazin bir sonla biten (Leyla'nın anne ve babasının öyküsü) aşk hikayesini de çok ama çok sevdim. O öykü yarım bırakılmasaydı eminim ki Leyla'nın hayatı da bambaşka olurdu ama işgal altındaki İstanbul'da bir düşman askerine aşık olmak da hiçbir koşulda güzel bir sonla biten bir öykü sunmaz insana.

Yazımı kitaptan alıntıladığım şu cümleyle bitirmek istiyorum:

Şairlerin dediği gibi, "Paris güzel bir salon, Londra güzel bir park, Berlin güzel bir kışla ama İstanbul güzel bir şehirdi."

Sevgiler...

18 Şubat 2017 Cumartesi

Passengers (Uzay Yolcuları)

Uzayda bir koloni kurmak için seyahat eden uzay gemisinin yolculuğu 120 yıl sürecektir. 5000 yolcusu olan gemi otuz yıl boyunca hiç sorunsuz yoluna devam eder ve bir gün çözülemeyen bir sorun yüzünden Jim Preston'ın (Chris Pratt) uyku kapsülü açılır. Olması gerekenden doksan yıl önce kapsülden çıkan Jim gemide yapayalnızdır...

Uyarı: Yazının devamında detaylı bilgi vardır. Filmi izlemek isteyenler direkt son paragrafa geçebilirler.

Bir yıl boyunca yalnız olan Jim intihar aşamasına gelir. Son anda bu fikirden vazgeçen Jim'in gözüne Aurora'nın (Jennifer Lawrence) kapsülü ilişir. Jim, Aurora'ya aşık olur. Önünde bir ikilem vardır: Onu kapsülünden çıkarıp gemiye mahkum mu etmelidir yoksa yapayalnız ölmeli midir? 

Jim kararsızlıkla geçen uzun bir dönemin ardından dayanamaz ve Aurora'nın kapsülünü bozar...

Gemideki sorunlar yüzünden ikili ve "uyuyanlar" ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Geminin geleceği Jim ve Aurora'nın sorunu çözmesine bağlıdır. Acaba sorunu tespit edip kendilerini ve yolcuları kurtarabilecekler midir? Bu sorunun cevabı ve daha fazlası için filmi izlemenizi tavsiye ederim.

Passengers, aksiyon dolu bir film değil ama film boyunca yalnızlığın insanı nasıl etkilediğini, insanın bir başka insanın varlığına nasıl ihtiyaç duyduğunu görüyorsunuz. Diğer uzay filmlerinin aksine bu filmde büyük olaylar ve maceralar yok. Ancak insanî duygular var ve bunlar son derece güzel bir biçimde işlenmiş. Dingin bir vakit geçirmek isterseniz izlemenizi tavsiye ederim. Sevgiler...

Film Hakkında:

Tür: Fantastik Film/ Bilim Kurgu Filmi

Yayın Tarihi: 21 Aralık 2016

Süre: 1 saat 56 dakika

İMDP Puanı: 7

15 Şubat 2017 Çarşamba

2000 Yılın Sevgilisi - Refik Halid Karay

2000 Yılın Sevgilisi tesadüfen elime geçen bir kitap. Refik Halid Karay'ın Gurbet Hikayeleri ve Memleket Hikayeleri adlı kitaplarını daha evvel okumuştum ama yazarın roman türünde okuduğum ilk eseri bu oldu. Açıkça söylemek gerekirse kitabı muazzam derecede güzel buldum. Kitabın kapağını aralarken bu kadar iyi bir öyküyle karşılaşmayı, hem fikren hem de ruhen bu kadar doyurucu bir hikaye okumayı ummamıştım. 398 sayfa ne ara bitti ben bile şaşırdım. 14 Şubat'ta başladığım kitabı 15 Şubat'ta (yani bugün) bitirdim. 

Eserde, Doktor Faik Bey ve Güldal Hanım'ın 1950'li yıllarda başlayıp 2000 yıl öncesine uzanan sevda öyküsüne tanık oluyorsunuz. Bu süreçte de Anadolu coğrafyasındaki eski uygarlıkların yaşamına konuk oluyor, kültürlerine, inanışlarına ve yaşayışlarına dair malumat ediniyorsunuz ve bunu aşk eşliğinde yapıyorsunuz. 

Bir tren vagonunda Doktor Faik'ten ilk olarak Sideli Korsan Parmis ile Sibel ilahesine benzeyen güzeller güzeli Tamara'nın aşklarını dinliyor, yaşayışlarına tanıklık ediyorsunuz. Ardından Alara prensesi Amora (Zerrintaç) ile Pontuslu Paros (Ali Pars)'un Selçuklular devrindeki aşklarına ve yaşamlarına şahitlik ediyorsunuz. Bir yandan da günümüzün kahramanları Faik ile Güldal'ın birbirlerine nasıl aşık olduklarına tanık oluyorsunuz.

Kitapta adlarını anmadan geçmek istemediğim iki karakter daha var: Tamara'ya aşık Hakkak Bambius  ile Amora'ya aşık Müneccim  Barsimon. Belki de bu noktada onların günümüzdeki benzerleri Ressam Besim'i de anmalıyım. Üçü de esas aşıklarımızın kavuşmaları için ellerinden geleni yapan karakterler. Hem de sevdalarına rağmen...

Belki de çoktan anladınız ama yine de yazayım: Kitap, bir tür reankarnasyon fikri üzerine temellenmiş ama sadece ruhen değil bedenen (fiziki olarak da aynı) de tıpatıp aynı yaratılan ve 20 asır boyunca dünyaya her gelişlerinde birbirlerine sevdalanan bir kadın ve bir adamın öyküsünü anlatıyor. Yazarın tabiriyle "Bir aşk ki ezelden başlamış, ebediyete kadar sürecek.

Altını çizdiğim birkaç satırı da şuraya ekleyeyim:

* İnsanlar saadetlerinin bir dost tarafından hissedilmesine muhtaçtırlar. Bizi ebediyete nakledecek olan da senin sanatın ve muhabbetindir. (Bambius'a hitaben Parmis)

* Asıl aşk diye, zamanın hadiselerinden müteessir olmayarak gerek asude günlerde, gerek felaketler içerisinde aynı hızı, aynı sihri ile zaman, mekan, yaş ve baş, din ve iman tanımadan devam edene denir; oğlum! (Ali Pars'a hitaben Barsimon)

Yazıyı bitirmeden ifade etmeliyim ki 2000 Yılın Sevgili, son günlerde okuduğum en iyi kitap. Kesinlikle okumalısınız. Sevgiler.


12 Şubat 2017 Pazar

Star Wars Series


İstanbul'a döndüğümden beri zaman zaman arkadaş ortamlarında Star Wars göndermeleri duyuyordum. Seriyi izlemediğim için de muhabbeti anlamıyordum. Aslında bilim kurgu filmleri ni severim ama bu seri nasılsa dikkatimden kaçmıştı. Bu yıl seriyi izlemeye karar verdim ve bütün seriyi bitirdim. Tabii bu pek de kolay olmadı. Öncesinde filmleri hangi sırayla izlemem gerektiği sorunuyla karşılaştım zira serinin yayın tarihleri şu şekildeydi:

Episode IV – A New Hope (1977)

Episode V – The Empire Strikes Back (1980)

Episode VI – Return of the Jedi (1983)

Episode I – The Phantom Menace (1999)

Episode II – Attack of the Clones (2002)

Episode III – Revenge of the Sith (2005)

Episode VII – The Force Awakens (2015)

Forumlardan birkaç öneriyi inceledim. Bazıları yayın tarihlerine göre yani 4-5-6-1-2-3-7 şeklinde izlemenin doğru olduğunu söylüyordu. Bazıları ise seri numaralarına göre 1-2-3-4-5-6-7 şeklinde izlemenin daha doğru olduğunu ifade ediyordu. Hatta bazı izleyiciler birinci bölümün izlenmese de olabileceğini yazmışlardı. 

Bütün bu görüşlerden sonra ben de seriyi yayın tarihine göre izlemeye karar verdim çünkü bunu savunanlara göre seriyi bu şekilde filme çeken George Lucas'ın bir bildiği vardı. Ancak bir iki olumsuz yanı olmasına rağmen seriyi tamamlamış biri olarak önerim 1-2-3-4-5-6 şeklinde izlemeniz olacak. 

Serinin öyküsüne kısaca değinmek gerekirse, uzun zaman önce çok çok uzak bir galakside cumhuriyeti korumak için  yaşanan savaşlar anlatılmaktadır. Sithler kötülüğü Jideler ise iyiliği temsil etmektedir ve "Güç"ten beklenmektedirler. Gücün karanlık yönünü Sithler, aydınlık yönünü Jideler temsil etmektedirler.

Serideki en sevdiğim karaktere gelince size komik gelebilir ama kesinlikle C-3PO. Korkaklığını, komikliğini falan çok sevdim. Bütün bölümlerde beni güldürmeyi başardı.

C-3PO, bütün serilerde Anthny Daniels'ın canlandırdığı bir protokol droidi. 6 milyonun üzerinde dil, lehçe ve kod biliyor. Onu, Anakin Skywalker henüz bir çocukken, Tatooine'de köleyken yapar.

 Peki seriyi izledim ama memnun kaldım mı? Kesinlikle evet. Gerçekten güzel bir seri. Üstelik birçok farklı ırkın canlandırılmasının -hele ki filmin ilk yılları göz önünde bulundurulursa- muazzam olduğunu söyleyebilirim. Hatta mekanlar falan da gerçekten güzel. Türünün tek örneği (Space Opera) sayılan seriyi izlemenizi tavsiye ederim. Sevgiler.



10 Şubat 2017 Cuma

İnferno (Cehennem)

Dan Brown'un aynı adlı eserinin beyaz perde uyarlaması olan film "Eh işte!" diyebileceğim seviyedeydi. 

Dünya nüfusunun artmasının getireceği olumsuzlukları önlemek için (!) nüfusun büyük çoğunluğunu öldürecek bir virüs geliştiren Bertrand Zobrist adlı bilim insanı intihar eder. Virüsü sakladığı yeri bulup harekete geçirecek birine ihtiyaç vardır ve sembollerle ilgili uzman olan Robert Langdon bu düğümü çözmek için çaba harcayacaktır. O, birkaç ülkedeki sembolleri çözerken yanında bir doktor olan Sienna Brooks da vardır. Floransa'da başlayan film İstanbul'da sona erer.

Filmin genel gidişatı iyiydi ama İstanbul bölümünde Sienna'nın başını örtmesi saçmaydı. Öyle ki sahnedeki diğer kadınlar başı açık ve kapalı özgürce dolaşırken onun örtüye ihtiyaç duyması akıl alır iş değildi. Bir de Yerebatan Sarnıcı'na saray demelerini yadırgamıştım ama yaptığım araştırma neticesinde gördüm ki halk arasında sütunlardan dolayı böyle deniliyormuş. Onlar bunu nereden biliyorlardı tartışılır ama ben film sayesinde bunu da öğrenmiş oldum.


Filmin Başlıca Oyuncuları: Tom Hanks, Felicity Jones, Omar Sy, Irffan Khan, Sidse Babett Knudsen.

Yönetmen: Ron Howard

İMDb Puanı: 6.2

8 Şubat 2017 Çarşamba

Şimdiki Çocuklar Harika - Aziz Nesin

Mizahi yazıların usta ismi Aziz Nesin'in Şimdiki Çocuklar Harika kitabını  katıldığım bir seminerdeki tavsiye üzerine aldım ve gerçekten de söylendiği kadar var.

Mektup roman şeklinde kaleme alınmış eser 209 sayfa ama tabiri caizse bir solukta okunuyor. Kitabın büyük bölümünü otobüste okudum. Okurken kendime hakim olamayıp kahkaha attığım için yanımdaki adam kalkıp başka yere oturdu. Beni deli sandı sanırım ama kitap okuyandan zarar gelmez ki. 

Kitapta Zeynep ve Ahmet adlı iki ilkokul öğrencisinin gözünden büyüklerin (anne, baba, öğretmen, komşu gibi) yaptığı hataları okuyoruz ve aslında "Çocuktur, anlamaz." dediğimiz çocukların aslında her şeyin fazlasıyla farkında olduğuna şahit oluyoruz.

Kitaptaki her mektupta çocukların hayatındaki  farklı bir hikaye anlatılıyor. Ben, bundan birkaç yıl önce bu kitaptaki hikayelerin iki tanesini sahnelemiştim, bu kitaba ait olduğunu bilmeden (Youtube'da görüp izlediğim skeci yazıya dökmüştüm.). O yüzden kitap benim için bir sürprizi de barındırıyordu. 

Kitapta bana en çok dokunan bölüm "Evin Hangi Hali?" oldu. Öğretmenin tavrına üzüldüm, çocuğun haline üzüldüm. Okurken içim buruldu resmen.

Son söz: Aziz Nesin der ki "Bu romanı, salt çocuklar için değil, ana babalarla öğretmenler için de yazdım." O yüzden bu kitabı okuyunuz ve okutunuz. Hatalarınızı görünüz, ders alınız.

Sevgiler.

5 Şubat 2017 Pazar

Rüyanın Öte Yakası - Ursula K. Le Guin


Ursula K. Le Guin tarafından yazılan kitap 224 sayfa ve Metis tarafından yayımlanmış. Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse:

George Orr rüyalarıyla, bilinen gerçekliği değiştirme yeteneğine sahiptir. Ancak bu durumdan hiç de hoşnut değildir. Uyumamak için aşırı dozda ilaç alır. Yaşadığı gerçeklikte ilaçlar kısıtlıdır. Başkasının ilaç kartını kullandığı için suç işlemiştir ve terapiye yönlendirilir. Terapisti Haber onun yeteneğinin farkına varır ve Orr'un yeteneğini kendi lehine kullanır, olaylar gelişir.

Kitap genel itibarıyla güzel ancak bazı noktalar muğlak kalmış. O kadar sayfayı okuduktan sonra sonucun net olmaması bir okur olarak beni rahatsız etti. Yine de konusu göz önünde bulundurulacak olursa okunulası bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Sevgiler.

21 Ocak 2017 Cumartesi

Hayvan Çiftliği - George Orwell

Hayvan Çiftliği uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Nihayet geçenlerde sipariş verdim ve dün elime geçti. Bugün de bitirdim. Can Yayınlarından çıkan kitap 152 sayfa ve bir solukta okunuyor. 

Bay Jones'un çiftliğindeki Koca Reis adlı domuz bir gün bir rüya görür ve bu rüyayı bütün çiftlik hayvanlarına anlatmak için onları toplar ancak rüyasından önce onlara ideallerini anlatır. Tek düşmanlarının insan olduğunu, insansız bir İngiltere hayal ettiğini söyler. Böylece hiçbir hayvan ezilmeyecek, açlıkla, kölelikle mücadele etmeyecektir. Sonra da rüyasında gördüğü İngiltere'nin Hayvanları şarkısını bütün hayvanlara okur. Tüm hayvanlar coşkuyla söyledikleri bu şarkıyı ezberler. Üç gece sonra Koca Reis ölür. Kısa süre sonra da hayvanlar isyan ederler ve çiftliği ele geçirirler. Yedi Emir adlı kuralları belirleyen  hayvanlar, bunu katran kaplı bir duvara yazarlar:

1) İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
2)Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.
3) Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
4) Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
5) Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
6) Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
7) Bütün hayvanlar eşittir.

Her zaman olduğu gibi rejimi yıkanlar yine yıkılan duvarların altında ilk kalanlar olur ve çiftlikte kendini lider olarak kabul ettiren domuz Napoleon hayvanlara yapmadığını bırakmaz. Tabii bunu öyle ustalıkla yapar ki hayvanlar durumu pek de fark etmezler. Napoleon ara sıra çıkan muhalif sesleri de kısmasını bilir. Romanın sonunda çarpıcı bir biçimde, düşman olan insanla işbirliği yapan domuzları bir yemek masasının başında görürüz. Pencereden onları seyreden hayvanlar da onları birbirlerinden ayırt edemez!

Roman boyunca yaşanan çeşitli olayların ardından sürekli değiştirilen yedi emrin son hali şöyledir:

1 ve 2. ilke roman boyunca koyunlar tarafından söylenen "Dört ayak iyi, iki ayak kötü." sözleriyle pekiştirilir ancak romanın sonuna doğru koyunlar "Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi" demeye başlar. Domuzlar da artık iki ayak üstünde yürüyordur. Hayvanlar onların giysi giymelerine de pek şaşırmazlar. Böylece 3. ilke de değişmiş olur. Muhtelif olayların ardından direkt değiştirilen dört ilke de şu hale gelir:

4) Hiçbir hayvan çarşaf serili yatakta yatmayacak.
5) Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek.
6) Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek.
7) Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.



Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Eser müthiş bir reel sosyalizm yergisi içeriyor. Okunduğunda da insanın eğer gerçekten "eşit" bir yönetim olabileceğine dair inancı varsa -ki bende böyle bir inanç yok- onu temelinden sarsıyor.