Translate

26 Kasım 2016 Cumartesi

Hisse-i Şayia


İstanbul Şehir Tiyatrolarında sahnelenen Hisse-i Şayia'nın bu akşamki gösterimini seyrettim. Ayağımın tozuyla oturdum unutmadan yazısını yazayım dedim. Bu aralar unutkanlığım zirve yaptı da. 

İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci'nin yazdığı oyunu Tarık Şerbetçi yönetiyor. İki perdelik oyun; aşk evliliği yapan ve beş yılın ardından ayrılan Faika Hanım (Hikmet Körmükçü) ile Tahir Efendi'nin (Zihni Göktay) bir türlü paylaşamadıkları kızları Mahmure'nin evlilik öyküsü etrafında şekilleniyor. 


Oyun komedi türünde yazılmış. Tamamen dolu olan salonda kahkahalar neredeyse hiç kesilmedi diyebilirim. Birinci perdede pek gülmesem de ikinci perdede ben de kahkahalara katıldım. 

Oyun için bilet almak istediğimde sadece birkaç boş yer vardı. İlk kez bu kadar arka koltuklarda bir oyun izledim. Miyop olduğum için de bu hiç hoşuma gitmedi. Tiyatroda sahneye yakın oturmayı tercih ediyorum açıkçası. Öyleyken daha çok keyif alıyorum.

Neyse efendim konuyu dağıtmadan yazıyı bağlayayım. Oyun orta karar bir oyun ama duayen oyuncuları sahnede görme fırsatı sunduğu için de izlemeye değer. Sevgiler.

Not: Görseller internetten alınmıştır.


24 Kasım 2016 Perşembe

Maşukiye, Abant ve Gölcük Milli Parkı Gezisi

13 Kasım'da okuldaki arkadaşlarla Maşukiye, Abant ve Gölcük Milli Parkı'na geziye gittik. Epey kalabalık ve eğlenceli bir gruptuk. Araç içi videoları burada paylaşsam ne demek istediğimi daha net ifade etmiş olurum ama insanları burada ifşa etmeyeyim 😀

İlk durağımız Maşukiye'ydi. Önce kahvaltı yaptık ardından serbest zamanda bazıları gezdi, bazıları zipline yaptı, bazıları da ATV'ye bindi. Maşukiye'den kareler:





Yukarıdaki bankın üzerine çıkarak kollarınızı iki yana açın ve kafanızı hafifçe yukarı kaldırın: Karşınızda özgürlüğün fotoğrafı! Denenmiştir.

Maşukiye'nin ardından otobüsümüz şarkılar eşliğinde Abant'a doğru yola çıktı. Abant inanılmaz soğuktu. Göl kenarında şöyle bir tur attık. Birkaç manzara fotoğrafı çektik. Ardından ısınmak için sıcak bir şeyler içebileceğimiz bir yer aradık. 


Bu yolun sonunda küçük şirin bir mekana girdik.


Abant Gölü'nü üçgen damlar ardından gören mekanda sıcacık çaylarımızı içip kendimize geldik. Ardından da son durağımız olan Gölcük Milli Parkı'na doğru yola koyulduk. Tabii yine şarkılar ve halaylar eşliğinde 😁


Harika değil mi 😍😍


 Yukarıdaki ev Orman Bakanlığına aitmiş ve  özel davetliler haricinde girmek yasakmış. Ah ah o evde ne romanlar ne öyküler yazılır...


Açamamış bir nilüfer çiçeği. Nilüferleri hep sevmişimdir.

Bu gezide en sevdiğim durak Gölcük Milli Parkı oldu. Yine olsa yine giderim sanırım. Sevgiler.


20 Kasım 2016 Pazar

Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım / Paulo Coelho

Paulo Coelho'nun Simyacı adlı kitabını lisedeyken okumuştum. Simyacı'dan çok etkilendiğimi hatırlıyorum ama o zamanlardan beri yazarın başka bir kitabını okumamıştım. Okul kütüphanesinde yazarın Piedra Irmağının Kenarında Oturup Ağladım kitabını görünce okumak istedim. Okuduğum kitap 212 sayfa, Can Yayınları 9. basımı.

Kitap, kendini yaratıcıya adamış, yaratıcının kadın yönünü öne çıkaran ve mucizeler gösteren bir genç ile ona çocukluğunda âşık olup sonradan aşkını derinlere gömen; on bir yılın ardından tekrar buluşunca aşkı yeniden filizlenen Pilar'ın öyküsünü anlatıyor. 

Kitap insana yeni bir şey katmıyor bence. Yani okunmasa da olur. Okurken çokça sıkıldığım bir kitap oldu. Üstüne çevirideki saçma ifadeler de eklenince hiç hoşlanmadım dese yeridir. Örnek vermek gerekirse:

* Şok yemiş gibi oldum. Bu cümleyi görünce ben ne oldum, onu anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır.

* Tanrılar, bizim ne tasarılarımızdan, ne de umutlarımızdan kaygı duyar; evrene zarları atarlar ve bu, rastlantı sonucu size rastlar. Tesadüfen size rastlar dese iyiymiş ama dememiş.

Yine de altını çizdiğim güzel cümleler vardı kitapta. Onlar da burada kalsın:

* Öteki, bana olmaya öğrettikleri, ama ben olmayan kişidir. İnsanların, yaşlandıklarında açlıktan ölmek istemiyorlarsa, yaşamları boyunca nasıl para kazanmaları gerektiğini düşünmek zorunda olduklarına inanır. 

* Aşk her zaman yenidir. Yaşamımızda bir kez, iki kez, on kez sevmiş olmamızın önemi yok. Kendimizi her zaman bir bilinmezle karşı karşıya buluruz. Aşk bizi cennete de, cehenneme de götürebilir, ama her zaman bir yere götürür.

Olmayı düşlediğiniz yerde tüm benliğinizle olmanız gerekiyor. Bölünmüş bir krallık, düşmanların saldırısına karşı koyamaz. Kafasının içi bölünmüş bir insan, yaşamın yükünü gerektiği gibi kaldıramaz.

Beklemek insana acı verir. Unutmak acı verir. Ama ne karar vereceğini bilememek, acıların en büyüğüdür.


7 Kasım 2016 Pazartesi

İkimizin Yerine & Ekşi Elmalar

Bildiğiniz gibi sinema duayeni değilim. Bu yüzden de izleyeceğim filmleri seçerken ilk amacım "hoş vakit geçirmek" oluyor. İkimizin Yerine de Ekşi Elmalar da bu amacımı gerçekleştirmemi sağlayarak bana "Zamanım boşa gitti!" hissini yaşatmadılar.

Bizi yok eden acılar var hayatta, bir de bizi büyüten acılar var. 
İkimizin Yerine'yi ilk duyduğumda konusunun öğretmen-öğrenci aşkı olduğunu öğrenince sinirlenip öğretmen tacizinin bu kadar yaygın olduğu bir dönemde niçin böyle bir konu seçilmiş diye tepki göstermiştim. Bir öğretmen arkadaşım filmi izleyip beğendiğini söyleyince geçen hafta iş çıkışı gidip izledim. Açıkçası film umduğumdan iyi çıktı. İkinci kısımda olayın bağlanışını (Tabii ki yazmayacağım.) sıradan bulmakla birlikte şaşırdığımı itiraf etmem gerekir. Yine de filmin sonunda bir eksik bırakılmış hissi yaşıyor insan, yerinden kalkamıyor bir süre. 
Dikkat: Aşağıdaki paragraf, filmi izlemeyenler için anlamsız cümleler içerir.

Filmde Çiçek'e (Serenay Sarıkaya) gerçekten çok üzüldüm çünkü gerçekte de böyle çocuklar tanıdım. Onlar adına hep üzülmüşümdür. Anneyle kızın itiraf bölümündeki konuşmaları o kadar içimi acıttı ki anlatmam mümkün değil. Belki de o acının çok benzerini yaşadığım içindir kim bilir.

Mutluydular ve şimdiden başka zaman yoktu.
İtiraf etmeliyim ki Ekşi Elmalar, bugünkü aralıksız sekiz saat dersten sonra bütün yorgunluğumu aldı. Filmin büyük bölümü Hakkari'de geçiyor, bir kısmı da Antalya'da. 

Çocukluğumun iki yılını geçirdiğim Hakkari'nin bendeki yeri bambaşkadır. Bu yüzden de Reis'in elma bahçesinin anlamı bende bambaşka oldu. Anılarım canlandı birdenbire. Sinema salonunda iki tanıdığa rastladım. Onlara o hayat ilginç gelmişti. Benim içinse çok bildikti o hayat. Tıpkı ışkının (bkz. not 2) tadını beğenmeyenlere şaşırdığım gibi şaşırdım bu duruma. İnsanlardan neden bunca farklı olduğumun ipuçlarından birini daha yakaladım böylece.

Film bir aşk filmi, güzel de bir film ama fragmanda neredeyse filmdeki bütün espriler vardı. Bu yüzden de filmin ilgili sahnelerinde çok eğlendiğim söylenemez. İnsan, bir espriye aynı coşkuyla iki kez gülemez ki. Gerçi filmde asıl amacın seyirciyi güldürmek olduğunu da düşünmüyorum. 

Kısacası hoş vakit geçirmek istiyorsanız ve merak ediyorsanız iki filmi de izleyebilirsiniz ama izlemezseniz de pek bir şey kaybetmezsiniz. Karar sizin. Sevgiler.

Not 1: Mavi yazılı cümleler filmlerden alıntıdır.

Not 2: Işkın (uçkun, ışgın), doğuda dağlarda kendiliğinden yetişen yabani bir bitkidir. Dağ muzu da denir. Dış kabuğu soyulup yenilir. Kendisiyle Hakkari'de tanışıp Bingöl'de tekrar görüşmüşlüğümüz vardır. Aradan geçen yıllarda kendini hiç bozmamıştır. ABD'de yapılan bir araştırmada kanser hücrelerini yok ettiği saptanmıştır. Pişirilince daha etkiliymiş ama ben kendisini hep çiğ yemişimdir. Görürseniz tanıyın diye aşağıya bir fotoğrafını da ekliyorum. Sevgiler...