Translate

30 Haziran 2016 Perşembe

Not İkiyi Okumazsan Küserim

   Haziran ayı çok can sıkıcı ve kafa karıştırıcı geçti. Böyle hissettiğim zamanlarda yaptığım üç şey var: Müzik dinlemek, dans etmek ve kitap okumak. Eğer ağır bunalımdaysam ve kalbimde derin bıçak yaraları hissediyorsam müziğin dibine vuruyorum resmen. Siz deyin Müslüm Gürses ben diyeyim Bergen hatta kesinlikle Bergen :)) Bir şeyleri unutmak istiyorsam ya da düşünmemek o zaman ver elini K-Pop :)) Hatta bazen zıbıdık Türk pop. Dünyayla bağımı koparayım, zaten şu fani alemde hiçbir şey için kafa yormaya değmez dediğim ama akıl sağlığımı korumaya devam ettiğim dönemlerde de -evet diğer iki durumda hafiften sıyırdığım doğrudur- kitap okuyorum. İşte bu dönem böyle bir dönemdi ve ben kendimi kitaba verdim :))

   İlk olarak Mustafa Kutlu'nun Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı ve Tufandan Sonra adlı hikaye kitaplarını okudum. Yazarın Ahmet Mithat Efendi'nin üslubunu anımsatan, öykü arasında bilgi vermesini bazıları eleştirse de ben sevdim; çünkü yazarı yanı başımda hissetmek hoşuma gidiyor. Üstelik Kutlu'nun lüzumsuz tasvirlerden arınmış duru bir üslubu var. Bu da okurken sizi yormuyor ve gereksiz ayrıntılarda boğulmanızı engelliyor. Yine de hangi öyküyü tavsiye edersin derseniz tercihimi Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı'ndan yana kullanırım. Adamın ıssızlığını sevdim. Issız adam bence budur. Canımsın Tahir Sami, ismine kurban :))

   İkinci yazar tercihimi İhsan Oktay Anar'dan yana kullandım ve kendisine iki kitabıyla merhaba dedim: Amat ve Efrasiyab'ın Hikayeleri. Anar'ın birçok müdavimi olduğunu biliyorum ama açıkça söylemek gerekirse ben kendisini pek sevemedim. Bu adam bu kitapta ne anlatamaya çalışıyor? Hangi mesajı veriyor? Niye lafı bu kadar dolandırıyor? diye diye Amat'ı bitirdim. Efrasiyab'ın Hikayeleri ona nazaran daha iyi ilerledi ama onda da aradığımı bulabildiğimi söyleyemem. Neticede iki kitabı okurken de sıkıldım. Yine de çok meşhur bir kitap olan Puslu Kıtalar Atlası'na da bir şans vermeyi düşünüyorum. Bu kadar övülüyorsa vardır elbet bir sebebi.

   Son olarak -aslında bunların arasında çerez niyetine- Tunç İlkman'ın Bir Gün Beni Ağlayacaksın adlı kitabını da bir çırpıda bitiriverdim. Zaten kitabın yarısı boş :)) Sağ taraflar dolu sol taraflar boş. Kitabı internetten sipariş etmiştim, yazarın kendi el yazısıyla yayınevine gönderdiğini ve kitabın bu haliyle basıldığını falan okuyunca etkilenip attım sepete. İçini açıp baktığımda "Bu ne ya!" deyip hayal kırıklığına uğramadım değil ama sonra dedim ki "Aman sen de, gün gelir sol yanını dolduran birine rastlarsan kitabın sol yanını da sen doldurursun!" (İçimdeki romantiğe gel :D ) Sonra da okudum bitti zaten. Alıntı yapayım diyeceğim ama zaten azıcık bir şey :)) Yine de size ha bire gitmekten bahsedip de hiçbir yere gidemeyen biri olarak şu satırları buraya ekleyeyim:


Not 1: Biliyorsunuz ki ben kitap yorumlarımda özet vermiyorum. Her yerde özet var zaten. Üstelik sürprizi bozmaya ne gerek var?

Not 2: Türkiye'de yayımcılık ölmüş şekerim o ne yazım yanlışları öyle! Bağlaç olan "de" ek olan "-de"ye karışmış. "ki" desen nasıl kullanılır bilen yok. Ağabey mi yazsam abi mi yazsam bilemeyen zat-ı şahaneler aynı sayfada ikisine de yer vermiş. Okurken illallah dedirten, yaka silktiren bir sürü hata. Rica edeceğim azıcık paraya kıyın da bir edebiyat mezununu  işe alıverin. Yazıktır, günahtır. Bu kitapları çoluk çocuk okuyor, sizin hatalarınız yüzünden neyin nasıl yazıldığı çocukların kafasında netleşemiyor. İki üç saatlik derste ne anlatırsan anlat, çocuk kitapta sürekli bu hataları göre göre kanıksıyor. Sonra da  girdikleri sınavlarda Türkçe netleri ortalama yirmi oluyor. Dilimize azıcık önem verin. Bir edebiyat mezununu istihdam etmek çok da zor olmasa gerek. Kitap basmayı, basılan kitaptan para kazanmayı biliyorsunuz madem yaptığınız işe biraz daha özen gösterin! 

Unutmadan ekleyeyim bu hatayı bir tek yayınevleri yapmıyor. Gazetelerde de aynı hataları görmek mümkün.  TV kanallarındaki alt yazılar da çoğu zaman bir ilkokul mezununun yazabileceği nitelikte oluyor! 

Bak şimdi aklıma geldi, bir de evlere şenlik tabela hataları var ki insanı sinirden kudurtur. Geçen yıl bu konuda  çocuklara ödev vermiştim, hataları  kendileri fotoğraflamışlardı ve inanın hiç de zorlanmamışlardı. İnternetten bulduğum birkaç örneği de ekleyip yazımı tamamlayayım.


Bunu bir de yüksek sesle okusana annem! Nasıl, zor değil mi? Tabii sen de haklısın kara ve lüferi birleştirince ısı elde ediyoruz biz. Öptüm yavru, annengile selam söyle. Ellerinden öpüyorum.


Sen önce bir Türkçe öğren, sonra matematik öğretirsin cicim. Hatta gel ben sana özel ders vereyim. Para falan da istemez. Maksat Türkçem bu zulümden kurtulsun. Hem sen ünüversite diplomanı nereden aldın cicim, mahalle bakkalından mı oy oy kıyamam.

...

Bu hatalar böyle devam ederse biz derslerde  "meyve" mi "meyva" mı sorularına daha çok uzun yıllar muhatap oluruz. Allah sonumuzu hayretsin.

Not 3: Yazı epey uzun olmuş, buraya kadar sabredip okuduysanız hakkınızı helal edin millet ;)) Öpüldünüz.

3 Haziran 2016 Cuma

Pal Sokağı Çocukları / Ferenc Molnar

   Geç kalınmış bir kitap daha. Hatta bu yaşta okununca açıkçası bazı şeyler çocukça da geliyor (Bir çocuk kitabı olmasından mütevellit.). Yine de kitap bende inanılmaz bir farkındalık oluşturdu. O zamanların on dört on beş yaşındaki çocukları ne kadar da güzel yaşının insanıymışlar. Şimdilerde o yaş grubunun bambaşka "öncelikleri" var. Çocuklarımız yetişkinler dünyasına adımlarını vaktinden evvel atıyorlar. Çocukluk çağlarını sürmeleri, "arsalarını koruma savaşı vermeleri" gereken çağlarında büyük insanlar gibi konuşmaya ve davranmaya çalışıyorlar. O yüzden bu kitap lise birinci sınıf öğrencileri için bile geç kalınmış bir kitap olabilir ama ortaokulda çocuğunuz varsa kesinlikle okutun derim. Okuyunca masumiyeti, vefayı, dostluğu, sözünün eri olmayı öğreneceklerdir. Hatta şehirde büyüyen çocukların yalnızlığını düşünürsek bu kitaptaki ufaklıklarla arkadaşlık edebileceklerdir. Çocuğum olsaydı ona bu kitabı muhakkak okuturdum.

   Kitapta kısaca; oyun oynamak için geniş alana sahip Pal Sokağı çocuklarıyla böyle bir oyun alanının özlemini çeken Kızıl Gömleklilerin mücadelesi anlatılıyor. Özetimiz bu kadar. Biliyorsunuz ben geniş özetler vererek oyunbozanlık yapan biri değilim :))  

   Bir yetişkin olarak kitabı okurken verilen birçok mesaj dikkatimi çekti aslında: büyüyen şehirde kendine oyun alanı bulamayan çocuklar gibi, herkesin ikinci bir şansı hak ettiği gibi, bazen gereken değeri vermediğimiz insanların hayatımızda aslında derin izler bırakacak fedakarlıklar yapabileceği gibi... 

   Gelelim yorumlarım eşliğine alıntıladığım kısımlara:

* Hiçbir zaman yüksek binaların arasına sıkışıp yaşamayan sizler, Budapeşte çocukları için boş bir arsanın ne anlama geldiğini anlayamazsınız. Budapeşte çocukları için boş arsa; bozkır, ova, çayır demektir.

İstanbul'da büyümüş, boş arsalarda misket, evcilik oynamış biri olarak o çocukları o kadar iyi anlıyorum ki. Yine de bizler şanslıydık.

* Şimdi, yani ben bunları anlatırken Pal Sokağındaki arsada da artık dört katı bir ev duruyor.

Benim küçükken oynadığım iki arsa vardı. Onlarda da şu an binalar yükseliyor. Aynı mahallede büyüyen şimdinin çocukları araba geçen sokaklarda oynamak zorundalar, hayatlarını riske atarak.

* Çabuk barışın, elinizi uzatın birbirine, diye köpürdü Boka. Yoksa ikinizi de kovarım buradan! Dargınlıkla, küskünlükle savaşa gidilir mi? Bu savaşı ancak birbirimizle çok iyi dost olursak kazanabiliriz.

Çocukların liderleri Boka ve Feri Ats'a hayran olmamak elde değildi. Dünyanın onlar gibi vefalı, centilmen, sözünün eri, güvenilir liderlere; savaşın kurallarına uyan, hastaneleri bombalamayan, çocukları katletmeyen yiğit komutanlara ihtiyacı var.

* Boka akıllı çocuktu ama insanların birbirinden farklı olduğunu, bu farklılıkların nedenlerini kavramak için acı çekmemiz gerektiğini henüz öğrenmemişti.

* Babamız? Kocamız yani. Evin gelir kaynağı, ırgatı. Karşısında "nesne kadın" olunması gereken "özne erkek".

Yukarıdaki cümle hakkında yorum yapmak istemiyorum. Nesne Kadın! Özne Erkek! diyorum sadece. Bu cümledeki dil bilimsel terimleri uzun uzun irdeleyip nesnenin özne tarafından etkilenen varlıklara verilen isim olduğunu söylemek istemiyorum mesela. Ya da keşke özne ve yüklem olsaydık da bir cümlenin vazgeçilmez unsurları olsaydık demiyorum. Hatta Türkçenin yapısı gereği yüklemin özneyle bütünleştiğini, tek bir kelimeyle ifade edildiğini, bizim de kadın ve erkek olarak böyle olmamız gerektiğini, hatta ayrılmaz bir bütün olarak böyle olduğumuzu söylemek istemiyorum; ama yazmış bulundum :)) Sevgiler.

Not: Görsel internetten alıntıdır.