Translate

24 Ocak 2016 Pazar

Kocan Kadar Konuş Diriliş / Şebnem Burcuoğlu

   Biliyorsunuz Kocan Kadar Konuş iki serilik bir kitap. Ben ilk kitabı okumamış yerine filmini izlemiştim. Murat Yıldırım'ı severim. Filmi beğendim. Zaten böyle eğlenceli filmleri her zaman sevmişimdir. Entrikalarla dolu diziler ve filmler izlemek hiç bana göre değil. Sağlam bir hikayesi varsa durum değişir tabii. Neyse efenim bana nereden esti bilmem dedim ki "İkinci filmi izlemek yerine kitabını okuyayım."(kafaya gel) Dün gece yarısına doğru çat diye başlayıp deyim yerindeyse bir çırpıda okudum kitabı. 

   İlk kitabı okumayıp seriye filmle başladığım için kitaptaki kahramanlar kafamda Ezgi Mola ve Murat Yıldırım'dı :)) Bu sayede hayal etme zahmetinden de kurtulmuş oldum :D Filmde Efsun'un hayali bir yazar arkadaşı vardı. Kim olduğu filmde söylendi mi hatırlamıyorum (öyle de dikkatliyim yani) ama kitapta gördüm ki o kişi Sabahattin Ali! Şaşırdım tabii. Hayat sürprizlerle doluydu. Kitabını yeni bitirdiğim yazarı başka bir kitabın sayfaları arasında görmek hoştu. Keşke hayat daha güzel sürprizlere gebe olsaydı ama nerede... Hayat bana küçük şeylerden mutlu olmayı öğretmişti zaten. Büyük bir şey beklemek ne haddimeydi. 

   Ben Efsun'u sevdim. Filmde de sevmiştim, kitapta da (zaten ikisi de aynı kişi :)) sevdim. Öyle bir arkadaşım olabilir mesela. Gerçi ben de ondan aşağı kalmıyorum ya neyse özele girmeyelim :D Gelelim alıntılara:

* Hani sapından buhar çıkan çaydanlığı sıcak değilmiş gibi tüm hanımlığımla kavrayıp çay dolduracaktım ince belli bardaklara.

Yukarıdaki cümlenin burada olma sebebi gelinimiz. Geçenlerde kaynar yemek tenceresini parmakları yanmadan tutunca şaşırıp:
 - Aaa elin yanmıyor mu senin? demiştim. Gelin hanım ne dese beğenirsiniz: 
- Yok abla yanmıyor.
- Benim elim çoktan yanmıştı. (Kaşınıyorum burada)
- Sen daha olmamışsın abla! (Hak ettim ben onu) 

* Düğün olsa da gitmesek, çağırmasalar da küssek kafası bu.

* İçimden geçeni özgürce yapmayı bıraktığım ve kendimi insanlara kapattığım yaş kaçtı, hatırlamıyorum.

* Bazen gördüğümüz ve duyduğumuz kadarıyla yetinmeliyiz arkadaşlar. Ötesi sadece kafa karıştırır.

* Bir süre vakit geçirdikten sonra istiyoruz ki beraber olduğumuz kişi en ufak bir hareketimizden ne demek istediğimizi anlasın. Ben otuz yıldır kendimi anlamamışım, elin oğlu beni nasıl anlasın?

* Hani derler ya "Bu hayatta ne istediğini bileceksin" ben hep bu hayatta ne istemediğimi bildim.

Bir kitabın daha sonuna geldik. 15 gün boyunca burada sürekli kitap paylaşımı yapabilme potansiyelim var. Uyarmadı demeyin. Sevgiler.

23 Ocak 2016 Cumartesi

Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

   Yıllarca evvel Kuyucaklı Yusuf'u okumuş, çok da beğenmiştim ama sonradan aklıma Sabahattin Ali'nin başka bir kitabını okumak gelmemişti. Hatta Kürk Mantolu Madonna'nın methini çoğu kişiden duymama rağmen okumaya hiç yeltenmemiştim. İtiraf etmem gerekirse aynı şeyi birçok yazar ve birçok kitap için yaptım. Zira üniversitede elime verilen okuma listelerinden hiç de hoşlanmıyordum. Ben birilerinin bana kitap dayatmasını sevmiyordum. Okuyacağım kitapları yıllarca kendim seçtiğim için bunu çok sinir bozucu buluyordum. Lisedeyken defterlerime bile "Çalış!" yazmaz "Çalışır mısın." yazardım ki kendimle inatlaşmayayım; çünkü emir kipiyle kurulan hiçbir cümleye itaat etmeyecek kadar dikbaşlı ve inatçı biriydim. Biraz arıza olduğumu kabul ediyorum:)) E tabii bu tıynette biri olarak edebiyat fakültesine girince okumaktan da soğudum bir süre. Bunun muhtelif sebepleri var aslında belki bir gün anlatırım. Biz kitabımıza geri dönelim: Geçenlerde bir vesile ile kitabı önümde görünce alayım bari dedim, okurum bir ara, hem kütüphanemde bulunsun, dedim ve aldım. Yarıyıl tatilinin ilk gününde de okuyup bitirdim.

   Kitapta son derece sıradan ve ketum bir adam olan Raif Efendi'nin hayatını okuyor ve onun aslında o kadar da sıradan biri olmadığına tanık oluyorsunuz. Kitabın anlatımı hoş ve akıcı. Oldukça kolay okunan bir kitap; siz benim yaptığımı yapmayın, geciktirmeden okuyun derim. Altını çizdiğim bazı satırlarla sizi baş başa bırakıyorum:

* Şirkette hiç kimse onun bir ecnebi dili bileceğine ihtimal vermiyordu. Belki de hakları vardı, çünkü hal ve tavrında hiç de lisan bilen bir insan kılığı yoktu. Konuşurken ağzından yabancı bir kelime çıktığı, herhangi bir zaman dil bildiğinden bahsettiği duyulmamış; elinde veya cebinde ecnebi gazete ve mecmuaları görülmemişti. Hülasa, bütün varlıklarıyla: "Biz Frenkçe biliriz!" diye haykıran insanlara benzer bir tarafı yoktu.

* Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz,  karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?

* İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.

* Onun yaşadığı yerde yaşamak, onun gibi yaşamak demek değildi...

* Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?

* Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik.

   Yazımı bu fotoğrafla bitirmek istedim. Elimdeki kitabı geçen yıl sahaftan almıştım. Aldıktan sonra da dün akşama kadar kapağını hiç açmamıştım. Dün kitabın kapağını açınca 14. 01. 2015 tarihini gördüm. Gülümsedim ve mutlu oldum. Çok hoş bir tesadüftü. Kitabın üzerinde yazan tarih (yıl farkıyla elbette) benim doğum günüm. Normalde aldığım her kitaba aldığım tarihi ve şehri yazmak benim de adetimdir. Bu kitapta bunu ihmal etmişim ama belli ki bunu benim yerime sanırım bir lise talebesi halletmiş :)) Altını kurşun kalemle çizdiği ve muhtemelen anlamını bilmediği "cihet, tezahür, yeis" sözcüklerinden onun yaşının küçük olduğunu düşünüyorum. Zaten bu üç kelime dışında altı çizili kelime yok. Sanırım okumadan bırakmış kitabı; çünkü ilk iki sayfa haricinde hiçbir sayfada altı çizili bir kelime yoktu. Onun izlerini sürmeyi istemiştim oysaki. Kısmet değilmiş. 

   

18 Ocak 2016 Pazartesi

Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar

   Zaman zaman yorgunsam ya da yeni fikirlere hazır değilsem eski kitaplarımı tekrar okurum. Üniversitenin son yılında sorumlu tutulduğum için okuduğum Huzur'u, bazı sebeplerden huzursuz geçen şu günlerde tekrar okuyayım dedim. Yıl başından beri 391 sayfalık kitabı resmen elimde evirip çevirdim; nihayet bugün bitirebildim. Bu yazıyla kitabın hakkını verebileceğimden şüpheliyim. Zira dediğim gibi kitabı okurken hiç de iyi değildim. 

   Kitap dört bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla: İhsan, Nuran. Suat ve Mümtaz. Kitapta çok yoğun tasvirler var. Eğer tasvirlerden bunalıyorsanız bu kitap size göre değil ama yine de Suat bölümünü okumanızı tavsiye ederim. Orada savunulan fikirler kesinlikle okunmalı. 

   Gelelim altını çizdiğim bazı satırlara:

* Onun kadını başka türlüydü. O, mesela Boyacıköy'ündeki kahveci çırağının sevgilisi cinsinden kadınları seviyordu. Onlara hayatın her safhasında güvenilebilirdi. Bunlar dayanıksız olmalıydı; fakat güzelliklerine bir diyeceği yoktu.

* Dişi kanguru yavrusunu karnındaki torbada gezdirir, diyorlar. Anadolu kadınları işe giderken yeni doğmuş çocuklarını arkalarına sararlar. Sen Fatma'yı kafanda gezdiriyorsun.

* Benim kafamdaki ölülere gelince, onlar benim kadar sende de mevcut şeyler. Asıl hazini nedir bilir misin? Onların tek sahibi bizleriz. Onlara hayatımızda bir pay vermezsek tek yaşama haklarını kaybedecekler.

* Bir şeyden korkmak biraz da onun geleceğini beklemektir.


10 Ocak 2016 Pazar

Kariye Müzesi


Dün Kariye Müzesine gittim. Bu müzenin İstanbul'a gelen turistlerin ilk tercihi olduğunu okumuştum bir yerde ve o yazıyı okuyana kadar da müzenin varlığından haberim yoktu :(


Müzenin en büyük bölümü olan "naos" bölümü kapalıydı ve tadilattaydı. Dış cephe de tadilatta olduğu için size görsel bir şölen sunmuyor tabii. Müzenin tadilatta olduğunu bilmeme rağmen gitmek istedim, en azından açık bölümleri görmeliyim diye düşündüm. Tadilat bitince nasılsa tekrar gidip görebilirim. Kültür Bakanlığının sitesinde tadilatın 10 Şubat 2016'da biteceği yazıyor. O tarihe kadar biter mi bilemiyorum tabii.


Fotoğraflardan da anlaşıldığı üzere müze eski bir kilise. Freskolar ve mozaikler daha dün yapılmış gibi capcanlı. İstanbul surlarının dışında kalan müzeyi kesinlikle gidip görmek lazım. Şahsen en güzel bölümlerini görmemiş olmama rağmen gittiğim kiliseler içinde en beğendiğim kilise/müze oldu. 


Müzeye ulaşabilmek için Edirnekapı tramvay durağından inip yolun karşısına geçmeniz ve tekrar karşıya geçip yukarıdaki sur kapısından içeri girmeniz gerekiyor. Duraktan geçen hatlar şurada.


Kapının sağındaki bu yazıyı okuyunca insan kendini tarihe açılan bir kapıdan içeri giriyormuş gibi hissediyor. Surların ardında sizin için tabelalar var. O tabelaları takip ederek müzeye rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Müzede müze kart geçerli. Çarşamba günleri kapalı olan müzeye giriş 15 TL. Kışın 9.00'da açılıp 16.30'da kapanıyor. Yazın kapanış saati 19.00.  Müzedeki bölümler, freskolar, mozaikler için geniş bilgi şurada.

NOT: Yaya geçitlerinde şoförlerin yol verdiğini görmek beni mutlu etti. Tabii burada "üstünlük benim" diye düşünüp kendimi yola attığımı da söylemeliyim. Yine de hiçbir şoför kornaya basmadı ve hepsi yavaşlayarak yol verdi. Fatih'teki şoförleri alkışlıyorum :)) Hatta bir minibüs şoförü ben yola atlamadan önce durup yol verdi. İtiraf etmeliyim ki şaşırdım.


8 Ocak 2016 Cuma

Işık Bahçeleri / Amin Maalouf

   Amin Maalouf, külliyat olarak okuduğum tek yazar. Onun eserlerinde "doğu"yu okumayı "biz"den izler bulmayı seviyorum. Tarihle bugünü harmanlayış tarzına bayılıyorum. 

   Işık Bahçeleri aslında 2006 yılında okuduğum bir kitaptı ama minik kitaplığımda olmayan tek Maalouf kitabı da oydu. Bu yüzden geçenlerde onu da edindim ve kendime dedim ki: "Madem aldın, tekrar okumalısın!" Tabii ki kendime karşı koyamazdım, okudum ve kısa sürede bitirdim.

   Kitapta Maniheizm inancının önderi Mani'nin hayatı anlatılıyor. Onun Sasani hükümdarı Şahpur'la olan ilişkisi de dikkate şayan. Kitap boyunca felsefi bir önder, ressam ve şifacı olan Mani'ye bazen şaşırıyor, bazen acıyor, bazen onu anlayamıyor, bazen onun adına mutlu oluyor ama en sonunda ona cidden çok ama çok üzülüyorsunuz. 

  Bu kitabı size öneriyor muyum: Elbette! Hatta Maalouf'un tüm kitaplarını okumanızı tavsiye ediyorum. İnanın tek istisna bile yok. Şu kitabı da olmamış diyemiyorum: Hepsi o kadar sağlam kurguları olan kitaplar ki! Yine de yazardan tek bir kitap okuma hakkım olsaydı kesinlikle "Ölümcül Kimlikler"i okurdum. Hatta herkes okumalı. Aslında onu da tekrar okuyup bol alıntılı bir yazı mı yazsam acaba? Hazır yarı yıl tatili de yaklaşmışken elimdeki kitap bitince okuyayım ve yazısını sizinle paylaşayım. Bir iki kişiyi özendirsem yeter :)) 

(Birkaç dakika sonra...)

   Şimdi düşündüm de "Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl" da her kadının, her baba adayının ve babanın (kısacası herkesin) okuması gereken bir kitap. Kitapta, gelecekte kadın nüfusunun bazı yöntemlerle çok azalması ve dünyada yaşanan kaos anlatılıyor. Kadının önemine müthiş bir vurgu yapan kitap, kesinlikle okunmalı. 

   Benim Maalouf aşkım depreşti yine :)) Utanmasam tüm kitapları özetleyivereceğim şuracıkta :)) Konuyu daha fazla dağıtmadan sloganımı ekleyip gideyim bari: Maalouf'u okuyunuz okutunuz efem! Sevgiyle kalın.

Not: Maalouf'un Doğu'dan Uzakta kitabı için tıklayınız.
   

5 Ocak 2016 Salı

Küçük Bir İstanbul Gezintisi


   Biliyorum 2016 çoktan geldi; ama içimden ne eski yıla veda etmek geldi ne de yeni yıla merhaba demek. Madem hiçbir şey yapmıyorum bari uyumlu olsun diye yine bir gezi yazısı paylaşayım da 2015 kapanış yazısıyla 2016 açılış yazısı ortak etikete sahip olsun dedim :) Aslında bu bir Eskişehir yazısı olacaktı ama yılbaşı tatili öyle bir havaya denk geldi ki cesaret edip gidemedim. Vuslat başka mevsime kaldı :( 
   Ben de İstanbul'da yılbaşından (sanırım) bir hafta evvel gezdiğim mekanları paylaşayım dedim:  Güzergahımız şu şekilde: Ayasofya, Türbeler Müzesi, Türk ve İslam Eserleri Müzesi son olarak Süleymaniye Cami.



Türk ve İslam Eserleri Müzesinin iç avlusundaki yanlış hatırlamıyorsam 200 yaşından büyük ağaç. Nedense onu kendim gibi hissettim: Yalnız, yapraklarını dökmüş ve içi yaralı...


          Bu da  Türk ve İslam Eserleri Müzesinden. Ayna tarak takımı. Üzerindeki resimler şahane.
Aşağıdaki nesneler de -ne olduklarını unutmuşum- :( Aynı müzeden tasvirler yine şahane. Hayran olmamak elde değil.



Yukarıdaki fotoğrafta çeşit çeşit inci var. Türk İslam Eserleri Müzesi binasına giriyorsunuz sol tarafta sergi bölümü var. Ücretsiz gezebildiğiniz "İnci: Denizden Gelen Mücevher" sergisinde Katar'dan getirilen inciler sergileniyor. 10 Ocak'a kadar gezebilirsiniz. Gerçekten hoş parçalar vardı. Kolyeler, broşlar, taclar... 


Yukarıdaki de bir mecmua. Renkleri olduğundan daha canlı çıkmış.


Müzedeki kutsal emanetler bölümü de kesinlikle gezilmesi gerekilen yerlerden. Bu bölümde fotoğraf çekmek yasaktı. Özellikle Hz. Muhammed için yazılmış Osmanlıca levhaların olduğu bölüme hayran kaldım. Müzede müze kart geçiyor. Burada fotoğrafını paylaşmadığım Türbeler Müzesine giriş ücretsiz. Ayasofya'dan çıkınca sola döndüğünüzde müze girişi karşınıza çıkıyor. Aşağıda Ayasofya'da çektiğim fotoğraflar var. Ayasofya'da da müze kart geçiyor.






Aşağıdaki fotoğraf Süleymaniye'den. Süleymaniye'yi daha önce hiç ziyaret etmemiştim. Oldukça sade bir cami. Sanırım ziyaret ettiğim camiler içinde en sadesi. Sade ve huzur dolu. Üstelik de pek kalabalık değildi. Aslında bu gezide ziyaret ettiğim hiçbir mekan kalabalık değildi. Hava soğuk olduğu için sanırım. Belki de hafta içi olduğundandır bilemiyorum. Ama zaten yerli turist hiç yoktu. Türkçe tek kelime duymadım dolaşırken.


Aşağıdaki fotoğraf da Eminönü'nden. Caminin adını bilmiyorum ama gün batmak üzereydi, gökyüzü şahaneydi ve ben deklanşöre basmak istedim: Hepsi bu!