Translate

31 Aralık 2016 Cumartesi

Ayaşlı ve Kiracıları / Şafak

Ayaşlı ve Kiracıları (Memduh Şevket Esendal)


Kitapta, Ayaşlı'nın evinde oda tutan birbirinden farklı kişilerin öyküsü, kendisi de bu odalardan birinde yaşayan kahramanın ağzından anlatılıyor. Aynı zamanda da Türkiye'nin o dönemde içinde bulunduğu durum, insanların yaşadığı çıkmazlar anlatılıyor. Roman, 1942'de CHP Roman Ödülünü almış.

Kitapta en sevdiğim kişi Doktor Fahri oldu. O, anlatıcıya akıl veren; o evden çıkması için sürekli telkinde bulunan sağduyulu bir adam. Anlatıcımız onun hakkına diyor ki:

Ben yalnız Fahri'yi severim. O da beni sever. Severim. Niçin? Bunun niçini yok. O da beni sever, onun sevgisinin de niçini yoktur. İşte sevgi bu. Kalanı yalan. Kalanını biz uydururuz.

Şafak (Sevgi Soysal)

Kitap, 12 Mart dönemini anlatır. Romanın kahramanı olan Oya siyasi görüşlerinden ötürü Adana'ya sürgüne gönderilmiştir. Burada Avukat Hüseyin'le tanışır. Hüseyin bir gün Oya'yı bir akrabasının evine yemeğe çağırır. Burada Hüseyin'in hapisten yeni çıkmış kuzeni Öğretmen Mustafa da vardır. Onlar yemekteyken ev polisler tarafından basılır ve olaylar gelişir...

Bu kitap aklıma lisedeyken okuduğum Hasan Uysal'ın Gizli Örgüt Nasıl Kurulur kitabını getirdi. Tabii o kitaptaki olayların binde biri bile yok bu kitapta. 




Şekerpare



İBB Şehir Tiyatrolarında izlediğim Şekerpare müzikal bir komedi oyunu olarak sahnelenmiş. Yavuz Turgul'un yazdığı eserin dramaturgluğunu Sinem Özlek yapmış. Eseri hem yöneten hem de Komiser Ziyver'i canlandıran Engin Alkan'ın oyundaki enerjisi inanılmazdı fakat yine de oyun boyunca bazı aksilikler olmadı değil. Tabii bunları burada anlatmayacağım.

Filmini de izlediğim için kıyas yaptığımda açıkçası filmini daha iyi bulduğumu söylemem gerekiyor. Belki de çocukluğumda hafızama yer ettiği içindir bilemiyorum. Açıkça bildiğim tek şey oyunun beklentilerimi karşılayamadığı. 

Yine de gidip seyredebilir ve kararı siz verebilirsiniz. 

Not: Görsel internetten alınmıştır.

27 Aralık 2016 Salı

Sıfır Noktasındaki Kadın - Neval El Saadavi

Mısırlı gazeteci yazar Neval El Saadavi tarafından yazılan Sıfır Noktasındaki Kadın bir solukta okunabilecek bir kitap. Kitapta idam mahkumu Firdevs'in başından geçenler anlatılıyor.

Firdevs, çocuk yaşta anne ve babasını kaybeder. Amcasının himayesinde büyürken amcası tarafından taciz edilir. Amcasının eşinin yaşlı bir akrabasıyla evlendirilir, şiddet görür, evden kaçar. Ardından fahişelik yapmaya başlar. Aradan geçen yıllar ve olayların ardından kendisini pazarlamak isteyen kişiyi bıçaklayarak öldürür. İdama mahkum edilir. Affedilmek için krala dilekçe vermeyi reddeder ve idam edilir.

Firdevs'in erkekler, fahişeler ve diğer kadınlarla ilgili düşünceleri dikkate değer. Aşktaki yenilgisi ve bu yenilgiyi nasıl anlamlandırdığına dair cümleleri de kesinlikle okunmalı. 

Kitapta beni etkileyen cümleleri de buraya kaydedeyim: 

* Yaşamdan daha sert olmalısın Firdevs. Yaşam çok sert. Gerçekten yaşayanlar yalnızca ondan daha sert olanlardır.

* Erkekler kadının değerini bilemez, Firdevs. Kendi değerini belirleyen kadındır. Fiyatın yükseldikçe  erkek senin gerçekten değerli olduğunu daha çok kavrar, elindekini avucundakini sana vermeye razı olur. Kendi olanağı yoksa sana vermek için başkasından çalar.

* Varlığımın ben doğduğum zaman doğan, ama ben büyürken büyümeyen bir parçası gibi. Bir zamanlar bildiğim, ama doğarken geride bıraktığım bir parçası gibi...

* Artık onuru korumak için büyük paraların gerektiğini, ama büyük paraların onuru yitirmeden kazanılamayacağını öğrenmiştim.

* Ne var ki yeryüzündeki hiçbir güç, bir tek anda zamanın akışını tersine çeviremezdi.



18 Aralık 2016 Pazar

Saadet Hanım


Şehir Tiyatrolarında sahnelenen Saadet Hanım, açıkçası düşük beklentiyle gittiğim bir oyundu ama bu sezon seyrettiğim en iyi oyun oldu.

Ahmet Levent Pala'nın yazdığı, Tolga Yeter'in yönettiği oyun emekli öğretmen Saadet Hanım'ın, oğlunun doğum günü için para çekmek üzere bankaya gidişiyle başlıyor. Bankanın soyguncular tarafından basılmasının ardından soygunculardan birinin Saadet Hanım'ın oğlu Sermet olduğunu görüyoruz ve sonrasında olaylar gelişiyor.



Saadet Hanım eğlenceli bir oyun. Aynı zamanda da bir mesaja sahip. Başkarakteri öğretmen olunca tabii mesaj da eğitimle ilgili. 

Oyuncuların hepsi de rollerinin hakkını verdiler. Oyundaki tek olumsuzluk oyunun sonunda söylenen şarkının sözlerinin pek anlaşılamamasıydı. E o kadarcık kusur da nazar boncuğu olsun. 😊

Not: Görsel internetten alınmıştır.

10 Aralık 2016 Cumartesi

Cyrano de Bergerac

Bugün, Edmond Rostand'ın yazdığı ve bir klasik olan Cyrano de Bergerac'ı izledim. Aslında bu oyun izleme listemde yoktu ama İngilizce öğretmenlerimizden biri oyuna gitmek istediğini söyleyince ben de oyunu listeme ekledim. Mehmet Birkiye'nin yönettiği oyun İBB Şehir Tiyatrolarında sahneleniyor. 

Oyunda; iyi bir şair ve kılıç üstadı olan Cyrano'nun, kuzeni Roxane'a olan aşkı anlatılıyor. Oyunu izlerken meşhur bir söz olan "Erkekler gözleri, kadınlar kulaklarıyla sever." zihnimde dönüp durdu.


Oyunun en başarılı ismi bence Cyrano'yu canlandıran Yiğit Sertdemir'di. Roxane'ı canlandıran Ayşecan Tatari'yi ise yapmacık buldum. Hele ki kocası Christian'ın ölüm sahnesinde adeta "Ben oynuyorum." diye bağırıyordu. 

Oyunun ışıklandırması o kadar kötüydü ki anlatmak mümkün değil. Belki oyun gereği öyleydi ama yine de sahnenin o kadar karanlık olması hoş olmamıştı. Birçok oyuncunun yüzünü seçemedik resmen. E öyle olunca da mimikleri falan da göremedik tabii. 

Birkaç aksaklığa rağmen ben oyunu sevdim. Tiratlar gerçekten muazzamdı. Oyunda eğlendim de ama son sahnede cidden üzüldüm. Tabii ipucu vermeyeceğim. 😊

Ayrıca; selamlamada Yiğit Sertdemir'in öne çıkmayıp sağ elini göğsüne koyarak seyirciyi selamlamasını da çok hoş buldum. Oldum olası başrol oyuncularının öne çıkarak selam vermesini ve izleyicilerin onları ayakta alkışlamasını hoş karşılamam. Hatta ayakta alkışlayacak kadar beğendiğim oyunlarda her zaman toplu selam kısmında ayağa kalkarım ki ayrımcılık yapmayayım. O yüzden de Yiğit Bey'in tavrını sevdim. Fırsatınız olursa oyuna gidin derim, zira oyunu seveceğinizi düşünüyorum. Sevgiler.


Kendime Not:  Cyrano de Bergerac tekrar izleyebileceğim bir oyundu.

Not: Fotoğraf internetten alınmıştır.

3 Aralık 2016 Cumartesi

Fehim Paşa Konağı


Turgut Özakman'ın yazdığı Fehim Paşa Konağı adlı oyun Abdülhamit'in istibdat döneminde başlıyor ve meşrutiyetin ilanının ardından sona eriyor. Bu süreçte de Eski Kabadayı Rasim Baba'nın oğlu Yusuf'un (Karagözcü) Fehim Paşa'nın konağında Karagözcülük yaparken paşanın kızına aşık olması ve ardından yaşananlar anlatılıyor.


Oyuncuların rol dağılımlarının (mahsusçuktan) sahnede yapılması hoş olmuş. Oyundaki müzikler de güzeldi ama oyunu izlerken sıkıldım. Bunun en önemli sebeplerinden biri rolünü icra eden oyuncuların arkasında oyuna zaman zaman şarkılarla eşlik eden diğer oyuncuların sıkılmış yüz ifadeleriydi. Sanki biri onları oraya zorla oturtmuş gibiydi. Sürekli aynı oyunu izlemek tabii ki bir yerden sonra sıkıcı olabiliyor (Hazırladığım skeçlerden biliyorum.) ama yine de bunu izleyiciye çaktırmak hoş değil. 


Son olarak da tiyatro seyircisi hakkında birkaç söz söylemeden edemeyeceğim. Bugün salondaki cips, bisküvi paketi sesleri, arkamdaki salağın beş altı kez koltuğumu tekmelemesi, cep telefonuyla fotoğraf çekenler, telefonuyla oynayanlar ve oyunu izlemek yerine öpüşenler beni çıldırttı. Memlekette birçok yerde adabı muaşeret artık hayalden ibaret ama keşke tiyatroda az biraz kalsaydı. Bize saygınız yok anladık ama oyunculara da mı saygınız yok? İsterseniz maddelerle ne yapmanız gerektiğini yazayım:

*Hiçbir şey yemeyeceksin. Ha ısrarla yerim diyorsan sinemaya gideceksin.
*Konuşmayacaksın. Ben koca çenemi iki saat tutamam diyorsan kafeye gideceksin.
*Tespih sallamayacak, telefonla oynamayacaksın. Mümkün mertebe SESSİZ olacaksın.

Şimdilik benden bu kadar sevgiye kalın.

Not: Fotoğraflar internetten alınmıştır.

26 Kasım 2016 Cumartesi

Hisse-i Şayia


İstanbul Şehir Tiyatrolarında sahnelenen Hisse-i Şayia'nın bu akşamki gösterimini seyrettim. Ayağımın tozuyla oturdum unutmadan yazısını yazayım dedim. Bu aralar unutkanlığım zirve yaptı da. 

İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci'nin yazdığı oyunu Tarık Şerbetçi yönetiyor. İki perdelik oyun; aşk evliliği yapan ve beş yılın ardından ayrılan Faika Hanım (Hikmet Körmükçü) ile Tahir Efendi'nin (Zihni Göktay) bir türlü paylaşamadıkları kızları Mahmure'nin evlilik öyküsü etrafında şekilleniyor. 


Oyun komedi türünde yazılmış. Tamamen dolu olan salonda kahkahalar neredeyse hiç kesilmedi diyebilirim. Birinci perdede pek gülmesem de ikinci perdede ben de kahkahalara katıldım. 

Oyun için bilet almak istediğimde sadece birkaç boş yer vardı. İlk kez bu kadar arka koltuklarda bir oyun izledim. Miyop olduğum için de bu hiç hoşuma gitmedi. Tiyatroda sahneye yakın oturmayı tercih ediyorum açıkçası. Öyleyken daha çok keyif alıyorum.

Neyse efendim konuyu dağıtmadan yazıyı bağlayayım. Oyun orta karar bir oyun ama duayen oyuncuları sahnede görme fırsatı sunduğu için de izlemeye değer. Sevgiler.

Not: Görseller internetten alınmıştır.


24 Kasım 2016 Perşembe

Maşukiye, Abant ve Gölcük Milli Parkı Gezisi

13 Kasım'da okuldaki arkadaşlarla Maşukiye, Abant ve Gölcük Milli Parkı'na geziye gittik. Epey kalabalık ve eğlenceli bir gruptuk. Araç içi videoları burada paylaşsam ne demek istediğimi daha net ifade etmiş olurum ama insanları burada ifşa etmeyeyim 😀

İlk durağımız Maşukiye'ydi. Önce kahvaltı yaptık ardından serbest zamanda bazıları gezdi, bazıları zipline yaptı, bazıları da ATV'ye bindi. Maşukiye'den kareler:





Yukarıdaki bankın üzerine çıkarak kollarınızı iki yana açın ve kafanızı hafifçe yukarı kaldırın: Karşınızda özgürlüğün fotoğrafı! Denenmiştir.

Maşukiye'nin ardından otobüsümüz şarkılar eşliğinde Abant'a doğru yola çıktı. Abant inanılmaz soğuktu. Göl kenarında şöyle bir tur attık. Birkaç manzara fotoğrafı çektik. Ardından ısınmak için sıcak bir şeyler içebileceğimiz bir yer aradık. 


Bu yolun sonunda küçük şirin bir mekana girdik.


Abant Gölü'nü üçgen damlar ardından gören mekanda sıcacık çaylarımızı içip kendimize geldik. Ardından da son durağımız olan Gölcük Milli Parkı'na doğru yola koyulduk. Tabii yine şarkılar ve halaylar eşliğinde 😁


Harika değil mi 😍😍


 Yukarıdaki ev Orman Bakanlığına aitmiş ve  özel davetliler haricinde girmek yasakmış. Ah ah o evde ne romanlar ne öyküler yazılır...


Açamamış bir nilüfer çiçeği. Nilüferleri hep sevmişimdir.

Bu gezide en sevdiğim durak Gölcük Milli Parkı oldu. Yine olsa yine giderim sanırım. Sevgiler.


20 Kasım 2016 Pazar

Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım / Paulo Coelho

Paulo Coelho'nun Simyacı adlı kitabını lisedeyken okumuştum. Simyacı'dan çok etkilendiğimi hatırlıyorum ama o zamanlardan beri yazarın başka bir kitabını okumamıştım. Okul kütüphanesinde yazarın Piedra Irmağının Kenarında Oturup Ağladım kitabını görünce okumak istedim. Okuduğum kitap 212 sayfa, Can Yayınları 9. basımı.

Kitap, kendini yaratıcıya adamış, yaratıcının kadın yönünü öne çıkaran ve mucizeler gösteren bir genç ile ona çocukluğunda âşık olup sonradan aşkını derinlere gömen; on bir yılın ardından tekrar buluşunca aşkı yeniden filizlenen Pilar'ın öyküsünü anlatıyor. 

Kitap insana yeni bir şey katmıyor bence. Yani okunmasa da olur. Okurken çokça sıkıldığım bir kitap oldu. Üstüne çevirideki saçma ifadeler de eklenince hiç hoşlanmadım dese yeridir. Örnek vermek gerekirse:

* Şok yemiş gibi oldum. Bu cümleyi görünce ben ne oldum, onu anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır.

* Tanrılar, bizim ne tasarılarımızdan, ne de umutlarımızdan kaygı duyar; evrene zarları atarlar ve bu, rastlantı sonucu size rastlar. Tesadüfen size rastlar dese iyiymiş ama dememiş.

Yine de altını çizdiğim güzel cümleler vardı kitapta. Onlar da burada kalsın:

* Öteki, bana olmaya öğrettikleri, ama ben olmayan kişidir. İnsanların, yaşlandıklarında açlıktan ölmek istemiyorlarsa, yaşamları boyunca nasıl para kazanmaları gerektiğini düşünmek zorunda olduklarına inanır. 

* Aşk her zaman yenidir. Yaşamımızda bir kez, iki kez, on kez sevmiş olmamızın önemi yok. Kendimizi her zaman bir bilinmezle karşı karşıya buluruz. Aşk bizi cennete de, cehenneme de götürebilir, ama her zaman bir yere götürür.

Olmayı düşlediğiniz yerde tüm benliğinizle olmanız gerekiyor. Bölünmüş bir krallık, düşmanların saldırısına karşı koyamaz. Kafasının içi bölünmüş bir insan, yaşamın yükünü gerektiği gibi kaldıramaz.

Beklemek insana acı verir. Unutmak acı verir. Ama ne karar vereceğini bilememek, acıların en büyüğüdür.


7 Kasım 2016 Pazartesi

İkimizin Yerine & Ekşi Elmalar

Bildiğiniz gibi sinema duayeni değilim. Bu yüzden de izleyeceğim filmleri seçerken ilk amacım "hoş vakit geçirmek" oluyor. İkimizin Yerine de Ekşi Elmalar da bu amacımı gerçekleştirmemi sağlayarak bana "Zamanım boşa gitti!" hissini yaşatmadılar.

Bizi yok eden acılar var hayatta, bir de bizi büyüten acılar var. 
İkimizin Yerine'yi ilk duyduğumda konusunun öğretmen-öğrenci aşkı olduğunu öğrenince sinirlenip öğretmen tacizinin bu kadar yaygın olduğu bir dönemde niçin böyle bir konu seçilmiş diye tepki göstermiştim. Bir öğretmen arkadaşım filmi izleyip beğendiğini söyleyince geçen hafta iş çıkışı gidip izledim. Açıkçası film umduğumdan iyi çıktı. İkinci kısımda olayın bağlanışını (Tabii ki yazmayacağım.) sıradan bulmakla birlikte şaşırdığımı itiraf etmem gerekir. Yine de filmin sonunda bir eksik bırakılmış hissi yaşıyor insan, yerinden kalkamıyor bir süre. 
Dikkat: Aşağıdaki paragraf, filmi izlemeyenler için anlamsız cümleler içerir.

Filmde Çiçek'e (Serenay Sarıkaya) gerçekten çok üzüldüm çünkü gerçekte de böyle çocuklar tanıdım. Onlar adına hep üzülmüşümdür. Anneyle kızın itiraf bölümündeki konuşmaları o kadar içimi acıttı ki anlatmam mümkün değil. Belki de o acının çok benzerini yaşadığım içindir kim bilir.

Mutluydular ve şimdiden başka zaman yoktu.
İtiraf etmeliyim ki Ekşi Elmalar, bugünkü aralıksız sekiz saat dersten sonra bütün yorgunluğumu aldı. Filmin büyük bölümü Hakkari'de geçiyor, bir kısmı da Antalya'da. 

Çocukluğumun iki yılını geçirdiğim Hakkari'nin bendeki yeri bambaşkadır. Bu yüzden de Reis'in elma bahçesinin anlamı bende bambaşka oldu. Anılarım canlandı birdenbire. Sinema salonunda iki tanıdığa rastladım. Onlara o hayat ilginç gelmişti. Benim içinse çok bildikti o hayat. Tıpkı ışkının (bkz. not 2) tadını beğenmeyenlere şaşırdığım gibi şaşırdım bu duruma. İnsanlardan neden bunca farklı olduğumun ipuçlarından birini daha yakaladım böylece.

Film bir aşk filmi, güzel de bir film ama fragmanda neredeyse filmdeki bütün espriler vardı. Bu yüzden de filmin ilgili sahnelerinde çok eğlendiğim söylenemez. İnsan, bir espriye aynı coşkuyla iki kez gülemez ki. Gerçi filmde asıl amacın seyirciyi güldürmek olduğunu da düşünmüyorum. 

Kısacası hoş vakit geçirmek istiyorsanız ve merak ediyorsanız iki filmi de izleyebilirsiniz ama izlemezseniz de pek bir şey kaybetmezsiniz. Karar sizin. Sevgiler.

Not 1: Mavi yazılı cümleler filmlerden alıntıdır.

Not 2: Işkın (uçkun, ışgın), doğuda dağlarda kendiliğinden yetişen yabani bir bitkidir. Dağ muzu da denir. Dış kabuğu soyulup yenilir. Kendisiyle Hakkari'de tanışıp Bingöl'de tekrar görüşmüşlüğümüz vardır. Aradan geçen yıllarda kendini hiç bozmamıştır. ABD'de yapılan bir araştırmada kanser hücrelerini yok ettiği saptanmıştır. Pişirilince daha etkiliymiş ama ben kendisini hep çiğ yemişimdir. Görürseniz tanıyın diye aşağıya bir fotoğrafını da ekliyorum. Sevgiler...

23 Ekim 2016 Pazar

Yenişehir'de Bir Öğle Vakti / Sevgi Soysal

1974 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanan eser, ismiyle müsemma Yenişehir'deki bir öğle vaktini anlatır. Bir kavak ağacının yıkılışını...

Romandaki kişilerin neredeyse hepsi 'memnuniyetsiz': emekli bir öğretmen olan Hatice Hanım, eski bir vekilin kızı olan Mevhibe Hanım, Mevhibe Hanım'ın çocukları Olcay ve Doğan, bir işçi çocuğu olan Ali, ayakkabı boyacısı Necmi, burjuva sınıfını temsil eden Necip Bey... Hiçbiri aslında çevrelerini eleştirirken ne kadar hatalı olduklarını görmüyor; ama okuyucu bunu iliklerine kadar hissediyor. Hatta okurken sinirlerine hakim olamıyor insan.

Romanın esas kahramanları kimdir derseniz söyleyemem. Yazara göre Ali, Olcay ve Doğan üçlüsüdür belki de. Bana göre ensest bir iişkiden doğan Aysel'dir ya da Çingene Necmi ya da Mevhibe Hanım ya da Kapıcı Mevlût... Demem o ki tüm karakterler tam da ense kökünden yakalayıveriyor okuru. Hepsi hayatın ta içinde, hepsi toplumsal eleştirinin merkezinde.

Olaylar bir öğle vakti başlıyor ve yine aynı öğle vaktinde bitiyor. Siz o arada 272 sayfa boyunca o vakte değin neler olup bittiğini okuyorsunuz, geçmişe açılan pencereler vasıtasıyla.

Kitabın önsözünde bir bilgi var. Kitap yayımlandığı zaman roman bütünlüğünü taşımadığı için eleştirilmiş. Sevgi Soysal buna cevaben şunları söylemiş:

Ama ben böylesi bir eleştiriyi göze alarak yazdım Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni. Bir kavağın devrilme süreci içinde, bir öğle vaktinde, Kızılay'dan Piknik'e akan başkent kalabalığına, bir film makinesinin objektifiyle bakmak ve objektife giren kişileri, bu devrilme olayı içindeki yerlerine oturtmak istedim.

Kitaptaki alıntılara geçmeden önce kitabı okumayacak olanlara bir tavsiye vermek istiyorum. Kitabı okumasanız da "Boyacı Necmi Seyircilerden Kazanmayı Umuyor" bölümünü okuyunuz. Gelelim alıntılara:

Bizim evde çay ocaktan inmez oğlum. Biz ailece çaya düşkünüzdür. Aslında her şeyin en iyisini sevmeli ya. İnsan dediğin, yapabileceğinin en iyisine layık görmeli kendini.

Ali'nin annesinin sözleri bunlar. Herkesin gücü dahilinde, erişebileceği şeyin en iyisini arzuladığının bir kanıtı adeta.

Böylesi güçlü bağlar bir çarşamba günü  kopmaz bacı; bunu  isteyip de daha gerçekleştiremiyorsan, henüz günü gelmediğindendir. Aldırmaz olur muyum? Aldırmaz olur muyuz? Günü gelecek be Olcay, yeter ki iste, yeter ki istemesini bil. Asıl yalan, koparmadan, koparma günü gelmeden, kopardım sanmak...

Olcay'ın Ali'den ayrılmak istediğini söylediğinde (Bacı deyişi sizi yanıltmasın; sevgililer onlar.) Ali'nin verdiği cevap. Doğru söylüyor Ali "Asıl yalan; kopmadan, koparma günü gelmeden, kopardım sanmak..." Hem kendine hem karşındakine hem de belki sonradan hayatına girecek olan kişiye söylenmiş koca bir yalan.

Sevgiler...


19 Ekim 2016 Çarşamba

Alayın Kızları / Mucize Özünal

Anadolu'nun doğusundaki bir sınır kasabasında çocukluklarının bir bölümünü geçiren yedi kızın öyküsünü anlatan bir kitap Alayın Kızları. Romandaki kızlar, kitabın adından da anlaşılacağı üzere o kasabadaki alayda görevli askerlerin kızları. Biri hariç...

Roman sadece kızları değil geri dönüş tekniğiyle kızların ailelerinin hikayelerini de anlatıyor okura. İç içe o kadar çok öykü okuyor, o kadar farklı dünyalara konuk oluyorsunuz ki bir okuyucu olarak ; kitabı sevmemek imkansızlaşıyor. 

Kızlardan biri olan Zeynep arkadaşlarını yıllar sonra bir araya getirmek istiyor ve onlara mektup yazıyor. Kitabın sonunda... Tabii ki sonunu anlatmayacağım :))) ama Ayşen'i yalnız bıraktığı için yazara kızdığımı da söylemeden yapamayacağım. 


Gelelim alıntılara:

* Gülay şaşırarak sordu:
- Tanışıyor muyuz?
- Yok canım. Hani şu koridorda, kütüphanede, kahve otomatının başında rastladıklarından biri karşında. Hani şu ısı ölçere, nem ölçere bakar gibi baktıklarından biri. Yani özetle sen erkekleri fark edecek kadınlardan değilsin.

Bu cümleleri okurken üzerime alındım ister istemez. Nedenini beni tanıyanlar çok iyi anlayacaktır ;)

* Güdüleriyle yaşayan  bireyler gibi kimi uluslar da özgürlük kavgalarında güdüsel davranırlar. Onlar yalnızca serbest olmak isterler. Aklı özgürce kullanmak, eylemsel ve düşünsel olarak onlardan uzaktır.

Bu cümleler de içinde yaşadığımız toplumu tanımlıyor gibi. Ne dersiniz?

* Trajik olan karanlık değil beklenen ışığın yokluğudur.

Gerçekten de insanı yoran, yıpratan, tüketen şey beklentidir. 

* Her ölümle bir insanda odaklaşan ilişkiler yumağı çözülür. Ve kişi öldükten sonra da ardında kalanlarla bir süre yaşamaya devam eder. Günün birinde, bir yerde, hiç umulmadık birisi son kez, sonuncu kez ondan söz eder; bu, ölenin eklemlendiği son yaşam parçasıdır. Ölmek son kez bir yerde anılmakla tamamlanır.

Ölümle ilgili her cümlede aklıma "o" geliyor elbette. Hep derim "İnsan, sevenleri ölmedikçe ölmüş sayılmaz." diye. Son seven de toprak olmadıkça ölmez insanlar. Yazar da bunu çok güzel açıklamış. Ölmek son kez bir yerde anılmakla tamamlanır.

Not: Kitapla ilgili daha detaylı bir yazı için şuraya bakabilirsiniz.

27 Eylül 2016 Salı

Aylaklar / Melih Cevdet Anday

İlk kez 1965 yılında yayımlanan ve Melih Cevdet'in ilk romanı olan Aylaklar'da, Şükrü Paşa Konağı'nda yaşayan Leman Hanım ve ailesiyle bu aileye farklı vesilelerle dahil olmuş insanların başından geçenler anlatılıyor. 

Anday bir röportajında, bu eserde toplum hayatının gerektirdiği sorumluluk duygusu ve ahlak değerlerinden yoksun olmanın otopsisini yaptığını söylüyor. Kitap ismiyle müsemma olarak kelimenin tam manasıyla aylak olan bir grup insanın hikayesini gözler önüne seriyor. Konakta çalışan hatta çalışmak gayesi olan bir kişi bile yok. 

İki bölümden oluşan romanın ilk bölümünde Leman Hanım, babası Şükrü Paşa'dan kalan mirasla uzun bir süre bu aylak insan kalabalığına hâmilik ediyor lakin sonunda paralar suyunu çekiyor. Bu sırada devreye ailenin damadı -roman boyunca pintilik vasfıyla karşımızda olan- Galip Bey giriyor. Ölmeden önce biriktirdiği paralarla bir apartman dairesi aldığı öğreniliyor. Bizim aylaklar cümbür cemaat o daireye yerleşiyor. Leman Hanım felç geçiriyor, onun yerini torunu Muammer alıyor... Eserin ikinci bölümü Muammer'in günlüğü biçiminde kaleme alınmış ve olaylar onun bakış açısıyla anlatılıyor. Roman, maddi çöküşlere eşlik eden manevi çöküş sürecini de işliyor. Bu sürece yazımda değinmeyeceğim zira içerikten fazlasıyla bahsettiğimi düşünüyorum. 

Kitabı okurken olayları Osmanlı'yla özdeşleştirmeden edemedim. Melih Cevdet, sanki imparatorluğun çöküş sürecini Şükrü Paşa Konağı'yla sembolize etmişti. İmparatorluğun yaşadığı değişim ve dönüşümün aileyi etkilememesi elbette beklenemezdi ve cumhuriyet dönemi yazarları da eserlerinde zaman zaman bu süreci işlediler. Aylaklar da bu romanlardan biri. Eski şaşaalı yaşantılarından vazgeçmeyi kabullenemeyen konak sakinleri nihayetinde tıpkı ülke gibi tükeniyor, dağılıyor ve yok oluyor. 

Aylaklar kesinlikle okunması gereken bir kitap. Hatta Yakup Kadri'nin Kiralık Konak adlı eseriyle peş peşe okunursa tadından yenmez diye düşünüyorum. Zira Kiralık Konak da benzeri bir süreci işlemektedir. 

Sevgiler...

25 Eylül 2016 Pazar

Hiç Kimse / Mine G. Kırıkkanat

Kitap, 2013'te terör örgütü üyesi üç kadının Paris'te öldürülmesini anlatıyor. Sanırım lise yıllarımdan sonra ilk kez bu tür içeriğe sahip bir kitap okudum.

Gerçek bir olaydan yola çıkan kitap kurgusal bir anlatıma sahip. Hatta yazarın deyimiyle eserde "ürüne hayal yerleştirme" var. 188 sayfalık eser akıcı ve sürükleyici dolayısıyla da kolay okunuyor. 

Yazar kitabın içine bir de aşk hikayesi yerleştirmiş; eski bir Türk polisi olan Ayşe ve Fransız polisi Diego'nun aşkını. Aşk hikayesi tamam ama bence Teşkilat üyesi Cabbar ve Ayşe'nin görüşmesi kurguda gereksiz bir ayrıntı olarak yer almış ve açıkçası sonuca da bağlanmamış. Yazar niçin böyle bir şey yapmış pek anlayamadım doğrusu ya da kitabı okurken benim kaçırdığım bir şeyler var bilemeyeceğim :)

Gelelim vazgeçilmezimiz olan anlatım bozuklukları ve yazım yanlışları konusuna; kitapta hatalardan dolayı ne demek istendiği anlaşılamayan cümleler var ne yazık ki. Hatta Türkçede mevcut olmayan kelimeler... Üstelik elimdeki kitap 3. baskı yani ilk baskıda tespit edilip düzeltilmesi gerekli eksiklikler aynen korunmuş. Bu tür durumlarla artık o kadar sık karşılaşıyorum ki Türkiye'deki yayınevlerinin dil konusundaki ciddiyetsizlikleri için bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyorum.

Öğrencilerime anlatım bozukluklarını fark edebilmeleri için bol bol kitap okumalarını öneriyorum ama bu sağlıksız koşullar altında okudukları kitaplardan ne gibi bir fayda sağlayacakları muamma. Neyse konuyu daha fazla uzatmayayım: Kitap, kurgudaki eksikliklere ve yazım yanlışlıklarına rağmen Türkiye'nin çok yakın tarihindeki bir olayla ilgili detaylar içermesi bakımından okunulabilir. 15 Temmuz'un ardından kitaptaki bazı cümleler de daha bir anlam ve önem kazanmışlar bence. Okurken siz de bu detayları fark edeceksiniz ve muhtemelen şaşıracaksınız. 

Sevgiler...

21 Ağustos 2016 Pazar

İzmir Gezisi


Bu ayın başında İzmir'e gitmiştim. Ağustos boyunca pek keyfim olmadığı için yazısını hazırlamak bu güne kısmet oldu. Tabii telefonumun Efes'te bozulmasının da bunda etkisi olmadı değil. Hava o kadar sıcaktı ki bataryam eridi. İstanbul'a döndükten sonra tamire verdim ve geçen hafta geri aldım.

İzmir'i uzun uzun anlatmayacağım, zira pek de anlatılacak bir şey yok. İstanbul gibi bir şehir. Tabii daha sakin. Şaşırdığım bir şeyi yazayım da siz de benim gibi acemilik çekmeyin. İzmir'de toplu taşıma araçlarında düğmeye basmazsanız kapı açılmıyor. İstanbul'da otobüs kapılarını şoför açıyor ya orada öyle değil otomatikmiş. İzmir banliyösünde de aynı durum geçerli metroya binmek için kapıdaki düğmeye basmanız gerekiyor, inmek için de tabii. Bu sayede elektrik tasarrufu yapıyorlarmış.

İlk gün pek gezmedik, Gaziemir ve Bornova'daydık. İkinci gün tüm günü Çeşme'de geçirdik ama orada hiç  fotoğraf çekmemişim :)) Dönüşte Alaçatı'ya uğradık ama orada da dostlarla birkaç fotoğraf çekmişiz. Alaçatı sokaklarını ihmal etmişiz ama bunda benim suçum yok. Çok kalabalıktı.

Üçüncü gün Efes'e gittik. Ben anlatmayayım fotoğraflar konuşsun:




Yukarıdaki kediye bayıldım. Sıcaktan sızmıştı. Hiç de istifini bozmadı. Bir ara acaba ölmüş mü diye de düşündüm açıkçası.


Efes'ten Şirince'ye geçtik. Orada da bir tek aşağıdaki fotoğrafı çekmişim :(


Şirince çok hoş bir yer bu arada. Gidilip görülebilir. Eğer kahve seviyorsanız fincanda kahve pişiriyorlar deneyebilirsiniz. Neredeyse her sokak çarşı gibi. Küçük küçük tezgahlar var ve halk satış yapıyor. Çok hoş hediyelik eşyalar var. Yukarıdaki fotoğrafı yemek yediğimiz mekandayken
çekmiştim bu arada.

Yukarıdaki fotoğraf Selçuk'tan. Leyleği görünce çok mutlu oldum. Havada göremedim ama olsun. Yuvada görmek de güzel ;)


Bu da Selçuk Kalesi içine giremedik çünkü geç kalmıştık, kapanmıştı :((


Bu fotoğraf da Balçova'da çekildi. Teleferikten İzmir manzarası. Buradan Konak'a gittik. Kemeraltı'nı falan gezdik. Közde kahve içtik ki ben kahve sevmem. Şirince'de içmemiştim. Bunun epey methini duyduğum için "Bir deneyeyim, ölmem ya!" dedim. Ölmedim ama sevmedim de :)) Siz seviyorsanız için tabii. Bizimkiler pek beğendiler :))

Gezi Notları: Bütün rotalar için bilgi veremeyeceğim ama  Efes için otogardan Selçuk'a giden minibüslere binmeniz gerekiyor. Yolculuk 1 saat sürüyor ve 10 TL. İndiğiniz yerden Efes minibüslerine binebilirsiniz. Yolculuk 5 dakika falan sürüyor 2,5 TL veriyorsunuz. Efes'ten Meryem Ana Evi'ne gitmek istedik ama toplu ulaşım yoktu. Taksi tutarsanız da yarım saat bekliyormuş biz de başka zaman gider, tadını çıkarırız dedik. Selçuk'a geri döndük. Bu seferde indiğimiz yerden Şirince minibüsüne bindik. Ona da 3 TL verdik. Yol biraz daha uzundu ama ne kadar sürdü tam hatırlamıyorum. Selçuk'tan Bornova'ya son minibüs 20.30'da ama son sefer olduğu için 21.00'de kalktı.

Efes giriş ücreti 40 TL ama müze kart da 40 TL. O yüzden müze kart almak çok daha akıllıca bir seçim. Benim zaten müze kartım vardı. Teras evler için ayrıca 20 TL verip bilet almanız gerekiyor.

Efes'in girişindeki bütün giysi dükkanları bembeyaz. Beyaz kıyafet almak için tam yeri, çeşit çeşit. Hepsi de çok güzeldi.

Balçova teleferik fiyatı 6 TL. Yolunuz düşerse oraya da uğrayın. Yukarıda pek mekan yok ama yine de bir şeyler içip hoş vakit geçirebilirsiniz.

Yeme içme İstanbul fiyatlarıyla hemen hemen aynı ama her şey daha lezzetli. 

Çeşme'de biz plaj için kişi başı 25 TL verdik. Tabii her yerde fiyat farklıdır.

Toplu taşıma için İzmirim kart almanızı öneririm. Biz uçaktan iner inmez İZBAN girişinden kart aldık. 6 TL'ye alabilirsiniz. Sanırım tam 2,40 TL ve ilk binişten sonra 90 dakika içinde aktarmalar ücretsiz.

10 Temmuz 2016 Pazar

Parçalanmış Gülüşler / Tolga Yazıcı

Malumunuz kitap çıkaran bir sürü blogger var lakin hiçbirinin kitabını merak etmemiştim Tolga'ya kadar. Tolga benim eski bloglarımdan beri takip ettiğim bir blogger; o yüzden kitabı çıkınca kitapçılarda bakmaya başladım. Birkaçında bulamayınca internetten sipariş ettim kitabı. Nedense kitabın roman olduğu gibi bir düşüncem vardı. Hatta öyle de başladım kitaba. İkinci bölüme geçip de bambaşka karakterler görünce anladım ki elimdeki bir roman değil (Çok zekiyim :D ).

Kitabı büyük bir keyifle okudum. Hatta otobüste aptal aptal sırıttım okurken, gülerken bir anda donup kaldım bazı bölümlerde. O sırada otobüste bana bakanlar kafayı yediğimi düşünmüşlerdir, ama tamamen Tolga'nın suçu :)) Aslında yoğunlaşmak istediğim kitapları otobüste okumam ama kitabın tanıtımını yapayım dedim. Hani diziler yayımlanırken alt yazı  geçer ya "Ürün yerleştirme bulunur." diye. Ben de öyle yaptım :D İyi de yaptım bence. Okusun millet; adam yazmış!

Kitabın anlatımı çok samimi ve doğal. Sokak ağzı da çok iyi kullanılmış, zaten blogunu okuyanlar onun bu konuda ne kadar iyi olduğunu bilirler. Kitapta sevmediğim tek şey yazım yanlışları oldu. Tolga'nın dediğine göre yayınevi yanlışlıkla kitabın ilk halini basmış. Ben olsam sinirden ağlardım sanırım.

Biliyorsunuz kitap yorumlarımda içerikten bahsetmiyorum ancak şu kadarını söyleyeyim; kitapta hayatın pek de adil davranmadığı insanların öykülerini okuyacaksınız ama sanmayın ki Türk dizilerindeki gibi ah vah edeceksiniz; aksine çokça güleceksiniz ama kitabın ismiyle müsemma içten gelen kahkahalarınız bir anda yüzünüzde parçalanıverecek. Bu durumu bu kitapta sıkça yaşayacaksınız onu da söyleyeyim. Ani duygu değişimlerine hazır olun. (Kemerleri sıkı bağlayın uçuşa geçiyoruz gibi oldu bu cümle :)) ) Tolga bunu bilinçli mi yaptın onu da merak ediyorum açıkçası, eğer öyleyse karşında hürmetle eğiliyorum. Süpersin.

Gelelim alıntılara:

* Belki de aşktan yana şansımızın gülmemesinin tek sebebi bu. Süregelmiş ilişkiden sonra, o kadar çabuk kaçmaya çalışıyoruz ki yine başkasından kaçan biriyle çarpışıp yolun ortasına yığılıp kalıyoruz. Göremiyoruz üzerimize yapışan o ıslak kokuşmuş elbiseyi. Göremiyoruz rutubet kokan yüreğimizi ve yine göremiyoruz karşılaştığımız kişinin tepesi açık bir şemsiyeyle geldiğini.

Tepesi açık şemsiye benzetmesini sevdim.

* Ve yine fark ettim ki soru sormayı bırakalı çok uzun olmuş, hem tanrıya hem insanlığa. Rölantiye alınmış bir hayat. Hem yokuş aşağı hem freni patlak...

İşte bu vazgeçiş insanlara tuhaf geliyor ama çok şey kaybedenler için varılan nokta bu. Sormuyor, sorgulamıyorsun.

* Gözlerimizin önüne inen o karanlık perdeden görebildiğimiz kadar renkli baktık hayata.

Niye bu kadar umutsuz, karamsar, kötümsersin diyenler için bu cümleyi tişörtüme bastıracağım. 

* Zaman bedeni çürütür, zaman insanları değil meyveleri olgunlaştırır.

En sevdiğim cümle sanırım bu oldu: Zaman insanları değil meyveleri olgunlaştırır! Değişir, düzelir, akıllanır denilen insanlar için artık bu cümleyi kullanacağım. Çok fiyakalı ;))

* Bir yanın "Beni deli gibi sev." diğer yanın "Siktir git!" diyor.

İçinden geçen "Beni deli gibi sev." Başkalarına gösterdiğin "Siktir git!" Ve sonra sonsuz bir yalnızlık...

Ve diğerleri:

* Kadınlar genelde kendi dünyasını oluşturan çözmesi mümkün olmayan canlılardır.

* Benim karakterim insan kaynaklı değildi.

* Belki de beynimi yeniden inşa etmeli, yeniden düzenlemeliyim. Mademki milyonlarca birikmiş cümle var kafamda, hepsini tek seferde acımasızca öldürmeliyim.

* Daha fazla acıyı düşünmekten ve onu hissedebilmek için üretmekten sıkıldım.


30 Haziran 2016 Perşembe

Not İkiyi Okumazsan Küserim

   Haziran ayı çok can sıkıcı ve kafa karıştırıcı geçti. Böyle hissettiğim zamanlarda yaptığım üç şey var: Müzik dinlemek, dans etmek ve kitap okumak. Eğer ağır bunalımdaysam ve kalbimde derin bıçak yaraları hissediyorsam müziğin dibine vuruyorum resmen. Siz deyin Müslüm Gürses ben diyeyim Bergen hatta kesinlikle Bergen :)) Bir şeyleri unutmak istiyorsam ya da düşünmemek o zaman ver elini K-Pop :)) Hatta bazen zıbıdık Türk pop. Dünyayla bağımı koparayım, zaten şu fani alemde hiçbir şey için kafa yormaya değmez dediğim ama akıl sağlığımı korumaya devam ettiğim dönemlerde de -evet diğer iki durumda hafiften sıyırdığım doğrudur- kitap okuyorum. İşte bu dönem böyle bir dönemdi ve ben kendimi kitaba verdim :))

   İlk olarak Mustafa Kutlu'nun Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı ve Tufandan Sonra adlı hikaye kitaplarını okudum. Yazarın Ahmet Mithat Efendi'nin üslubunu anımsatan, öykü arasında bilgi vermesini bazıları eleştirse de ben sevdim; çünkü yazarı yanı başımda hissetmek hoşuma gidiyor. Üstelik Kutlu'nun lüzumsuz tasvirlerden arınmış duru bir üslubu var. Bu da okurken sizi yormuyor ve gereksiz ayrıntılarda boğulmanızı engelliyor. Yine de hangi öyküyü tavsiye edersin derseniz tercihimi Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı'ndan yana kullanırım. Adamın ıssızlığını sevdim. Issız adam bence budur. Canımsın Tahir Sami, ismine kurban :))

   İkinci yazar tercihimi İhsan Oktay Anar'dan yana kullandım ve kendisine iki kitabıyla merhaba dedim: Amat ve Efrasiyab'ın Hikayeleri. Anar'ın birçok müdavimi olduğunu biliyorum ama açıkça söylemek gerekirse ben kendisini pek sevemedim. Bu adam bu kitapta ne anlatamaya çalışıyor? Hangi mesajı veriyor? Niye lafı bu kadar dolandırıyor? diye diye Amat'ı bitirdim. Efrasiyab'ın Hikayeleri ona nazaran daha iyi ilerledi ama onda da aradığımı bulabildiğimi söyleyemem. Neticede iki kitabı okurken de sıkıldım. Yine de çok meşhur bir kitap olan Puslu Kıtalar Atlası'na da bir şans vermeyi düşünüyorum. Bu kadar övülüyorsa vardır elbet bir sebebi.

   Son olarak -aslında bunların arasında çerez niyetine- Tunç İlkman'ın Bir Gün Beni Ağlayacaksın adlı kitabını da bir çırpıda bitiriverdim. Zaten kitabın yarısı boş :)) Sağ taraflar dolu sol taraflar boş. Kitabı internetten sipariş etmiştim, yazarın kendi el yazısıyla yayınevine gönderdiğini ve kitabın bu haliyle basıldığını falan okuyunca etkilenip attım sepete. İçini açıp baktığımda "Bu ne ya!" deyip hayal kırıklığına uğramadım değil ama sonra dedim ki "Aman sen de, gün gelir sol yanını dolduran birine rastlarsan kitabın sol yanını da sen doldurursun!" (İçimdeki romantiğe gel :D ) Sonra da okudum bitti zaten. Alıntı yapayım diyeceğim ama zaten azıcık bir şey :)) Yine de size ha bire gitmekten bahsedip de hiçbir yere gidemeyen biri olarak şu satırları buraya ekleyeyim:


Not 1: Biliyorsunuz ki ben kitap yorumlarımda özet vermiyorum. Her yerde özet var zaten. Üstelik sürprizi bozmaya ne gerek var?

Not 2: Türkiye'de yayımcılık ölmüş şekerim o ne yazım yanlışları öyle! Bağlaç olan "de" ek olan "-de"ye karışmış. "ki" desen nasıl kullanılır bilen yok. Ağabey mi yazsam abi mi yazsam bilemeyen zat-ı şahaneler aynı sayfada ikisine de yer vermiş. Okurken illallah dedirten, yaka silktiren bir sürü hata. Rica edeceğim azıcık paraya kıyın da bir edebiyat mezununu  işe alıverin. Yazıktır, günahtır. Bu kitapları çoluk çocuk okuyor, sizin hatalarınız yüzünden neyin nasıl yazıldığı çocukların kafasında netleşemiyor. İki üç saatlik derste ne anlatırsan anlat, çocuk kitapta sürekli bu hataları göre göre kanıksıyor. Sonra da  girdikleri sınavlarda Türkçe netleri ortalama yirmi oluyor. Dilimize azıcık önem verin. Bir edebiyat mezununu istihdam etmek çok da zor olmasa gerek. Kitap basmayı, basılan kitaptan para kazanmayı biliyorsunuz madem yaptığınız işe biraz daha özen gösterin! 

Unutmadan ekleyeyim bu hatayı bir tek yayınevleri yapmıyor. Gazetelerde de aynı hataları görmek mümkün.  TV kanallarındaki alt yazılar da çoğu zaman bir ilkokul mezununun yazabileceği nitelikte oluyor! 

Bak şimdi aklıma geldi, bir de evlere şenlik tabela hataları var ki insanı sinirden kudurtur. Geçen yıl bu konuda  çocuklara ödev vermiştim, hataları  kendileri fotoğraflamışlardı ve inanın hiç de zorlanmamışlardı. İnternetten bulduğum birkaç örneği de ekleyip yazımı tamamlayayım.


Bunu bir de yüksek sesle okusana annem! Nasıl, zor değil mi? Tabii sen de haklısın kara ve lüferi birleştirince ısı elde ediyoruz biz. Öptüm yavru, annengile selam söyle. Ellerinden öpüyorum.


Sen önce bir Türkçe öğren, sonra matematik öğretirsin cicim. Hatta gel ben sana özel ders vereyim. Para falan da istemez. Maksat Türkçem bu zulümden kurtulsun. Hem sen ünüversite diplomanı nereden aldın cicim, mahalle bakkalından mı oy oy kıyamam.

...

Bu hatalar böyle devam ederse biz derslerde  "meyve" mi "meyva" mı sorularına daha çok uzun yıllar muhatap oluruz. Allah sonumuzu hayretsin.

Not 3: Yazı epey uzun olmuş, buraya kadar sabredip okuduysanız hakkınızı helal edin millet ;)) Öpüldünüz.

3 Haziran 2016 Cuma

Pal Sokağı Çocukları / Ferenc Molnar

   Geç kalınmış bir kitap daha. Hatta bu yaşta okununca açıkçası bazı şeyler çocukça da geliyor (Bir çocuk kitabı olmasından mütevellit.). Yine de kitap bende inanılmaz bir farkındalık oluşturdu. O zamanların on dört on beş yaşındaki çocukları ne kadar da güzel yaşının insanıymışlar. Şimdilerde o yaş grubunun bambaşka "öncelikleri" var. Çocuklarımız yetişkinler dünyasına adımlarını vaktinden evvel atıyorlar. Çocukluk çağlarını sürmeleri, "arsalarını koruma savaşı vermeleri" gereken çağlarında büyük insanlar gibi konuşmaya ve davranmaya çalışıyorlar. O yüzden bu kitap lise birinci sınıf öğrencileri için bile geç kalınmış bir kitap olabilir ama ortaokulda çocuğunuz varsa kesinlikle okutun derim. Okuyunca masumiyeti, vefayı, dostluğu, sözünün eri olmayı öğreneceklerdir. Hatta şehirde büyüyen çocukların yalnızlığını düşünürsek bu kitaptaki ufaklıklarla arkadaşlık edebileceklerdir. Çocuğum olsaydı ona bu kitabı muhakkak okuturdum.

   Kitapta kısaca; oyun oynamak için geniş alana sahip Pal Sokağı çocuklarıyla böyle bir oyun alanının özlemini çeken Kızıl Gömleklilerin mücadelesi anlatılıyor. Özetimiz bu kadar. Biliyorsunuz ben geniş özetler vererek oyunbozanlık yapan biri değilim :))  

   Bir yetişkin olarak kitabı okurken verilen birçok mesaj dikkatimi çekti aslında: büyüyen şehirde kendine oyun alanı bulamayan çocuklar gibi, herkesin ikinci bir şansı hak ettiği gibi, bazen gereken değeri vermediğimiz insanların hayatımızda aslında derin izler bırakacak fedakarlıklar yapabileceği gibi... 

   Gelelim yorumlarım eşliğine alıntıladığım kısımlara:

* Hiçbir zaman yüksek binaların arasına sıkışıp yaşamayan sizler, Budapeşte çocukları için boş bir arsanın ne anlama geldiğini anlayamazsınız. Budapeşte çocukları için boş arsa; bozkır, ova, çayır demektir.

İstanbul'da büyümüş, boş arsalarda misket, evcilik oynamış biri olarak o çocukları o kadar iyi anlıyorum ki. Yine de bizler şanslıydık.

* Şimdi, yani ben bunları anlatırken Pal Sokağındaki arsada da artık dört katı bir ev duruyor.

Benim küçükken oynadığım iki arsa vardı. Onlarda da şu an binalar yükseliyor. Aynı mahallede büyüyen şimdinin çocukları araba geçen sokaklarda oynamak zorundalar, hayatlarını riske atarak.

* Çabuk barışın, elinizi uzatın birbirine, diye köpürdü Boka. Yoksa ikinizi de kovarım buradan! Dargınlıkla, küskünlükle savaşa gidilir mi? Bu savaşı ancak birbirimizle çok iyi dost olursak kazanabiliriz.

Çocukların liderleri Boka ve Feri Ats'a hayran olmamak elde değildi. Dünyanın onlar gibi vefalı, centilmen, sözünün eri, güvenilir liderlere; savaşın kurallarına uyan, hastaneleri bombalamayan, çocukları katletmeyen yiğit komutanlara ihtiyacı var.

* Boka akıllı çocuktu ama insanların birbirinden farklı olduğunu, bu farklılıkların nedenlerini kavramak için acı çekmemiz gerektiğini henüz öğrenmemişti.

* Babamız? Kocamız yani. Evin gelir kaynağı, ırgatı. Karşısında "nesne kadın" olunması gereken "özne erkek".

Yukarıdaki cümle hakkında yorum yapmak istemiyorum. Nesne Kadın! Özne Erkek! diyorum sadece. Bu cümledeki dil bilimsel terimleri uzun uzun irdeleyip nesnenin özne tarafından etkilenen varlıklara verilen isim olduğunu söylemek istemiyorum mesela. Ya da keşke özne ve yüklem olsaydık da bir cümlenin vazgeçilmez unsurları olsaydık demiyorum. Hatta Türkçenin yapısı gereği yüklemin özneyle bütünleştiğini, tek bir kelimeyle ifade edildiğini, bizim de kadın ve erkek olarak böyle olmamız gerektiğini, hatta ayrılmaz bir bütün olarak böyle olduğumuzu söylemek istemiyorum; ama yazmış bulundum :)) Sevgiler.

Not: Görsel internetten alıntıdır.

29 Mayıs 2016 Pazar

4 Kitap 4 Yazar Kadın

Çarşamba günü tatile girerken okul kütüphanesinden bir kitap alayım dedim. Tabii o bir kitap, oldu dört kitap ve ne hikmetse elim hep kadın yazarlara ve öykülere (bir istisna ile ki pek istisna sayılmaz) gitti. 

Okuldan çıkmadan Şansın Tüzün'ün İstanbul'un Azizesi adlı öykü kitabını okumaya başladım. Kolay okunan ama okurken sürekli atıfta bulunulan kişilere ve eserlere bakmanızı gerektiren bir kitap. Şansın Tüzün adını daha evvel duymamıştım internetten ufak bir araştırma yaptım; kendisi aynı zamanda bir profesör ve müzikle de ilgileniyor. Şu linkten hakkında daha fazla bilgi edinebilirsiniz. Hatta bu linkten de söylediği şarkılardan birini dinleyebilirsiniz. Alıntıladığım satırlara gelince:

* Neyse ki biz Türklerin her duruma uygun bir Attila'sı vardı; tarih dersinde Savaşçı Attila koşmuştu imdadıma, şimdi hayat dersindeydik ya, Şair Attila gerekti bana.

* "Ne yapayım?" demiştim, "Sevişebileceğimi hissettiğim erkeklerle rahat konuşamıyorum..." O da bana, "Hayatım..." demişti, cevap olarak, "Sen hiçbir erkekle konuşurken rahat değilsin ki!" Sonra kahveleri birbirimizin suratına püskürtüp kahkahalarla gülmüştük.

* "İgor gitti," diyorum ve içimden ekliyorum, "Benim ülkemde kendi mevsimini yaşadı ve çekip gitti. Benim mevsimimi beklemeden. Çiçeklerin açtığını bile görmeden.

Ardından Şukûfe Nihal'in Domaniç Dağlarının Yolcusu adlı kitabını okudum. 85 sayfalık bir gezi roman?! Eserde, vatanına ihanet eden oğlunu silahla vuran bir Anadolu kadınının izini sürüyor yazar. Kitapta bir şehirlinin gözünden köylüleri görüyorsunuz: Bazen haddinden fazla yüce bazen tam tersi! Yazara bazen kızdım, bazen üzüldüm, bazen onunla aynı şeyleri düşündüm. Yazar aslında bilinçsiz de olsa bir kadının ruh halinin sürekli çalkalanışını iyi yansıtmış. Eseri okuduğunuzda bir zamanlar (belki hala) eğitimli kesim tarafından Anadolu insanının ne kadar farklı algılandığını göreceksiniz. Kitap sırf bu yüzden bile okunmaya değer bence.


Şebnem İşigüzel'in Kaderimin Efendisi kitabı ile Tomris Uyar'ın Yürekte Bukağı adlı kitabındaki öykülerin bazılarından sıkıldım bazılarını ise beğendim. Bu, öykü kitapları için genel geçer bir durum değil midir zaten? Hepsini sevemezsin. Ya da belki her biri için farklı bir ruh hali vardır; kim bilir... 

15 Mayıs 2016 Pazar

Divan / Irvin D. Yalom

Divan, bana lise son sınıftayken tavsiye edilmiş bir kitap. O gün bugündür okumamak için çeşitli bahaneler ürettim hep. (Sebebi beni yakinen tanıyanlarca bilinir.) Bir gün nihayet kendimi okumaya hazır hissettiğimde niyeyse kitabı satın almak istemedim. Geçen doğum günümde kuzenim bu kitabı okumayı istediğimi bildiği için bana hediye etti; ocak ayında. Ben tabii beş ay daha erteledim. On beş yılın ardından beş ay dediğin nedir ki :)) çabucak geçti gitti.

Kitap, Yalom'un diğer kitapları gibi psikoterapi öyküleriyle ilerliyor ama bu kez danışanlar ikinci planda. Asıl mevzu terapistlerin meslek ahlakları ile çıkarları ve hisleri arasındaki çatışmalar. Terapistlerin iç dünyalarına yolculuk yapmak eğlenceliydi. Ernest benim kitaptaki favori terapistim oldu. Onun kendini danışanlarına açmasını, "insan yönünü" ortaya koymasını çok sevdim. Carol'ın ona karşı açtığı savaşı farkına bile varmadan kazanmış olmasını da takdir ettim. 

Diğer terapist Marshal'ı ise hiç sevmedim. Hatta başına gelenleri hak ettiğini düşündüm. İçimden "Oh olsun!" dedim. Gerçi kitabın sonunda acıdım ona ama yine de kendi seçimlerini yaşadığı için suçlu yine oydu. Yanlış tercihler yapması hayatının yanlışlarla dolmasına sebep olmuştu. 

Gelelim olumsuz yorumlara: Kitabın sonu beni tatmin etmedi. Ernest ve Carol'ın yüzleşmesini okumak isterdim. Gerçi neler olabileceğini tahmin ediyorum ama Yalom'un terapist bakış açısıyla yazdığı diyalogları okumayı tercih ederdim. Kitaptaki kumarla ilgili uzun tasvirleri, Shelly'nin kumar ekibinin uzun uzun tanıtılmasını da gereksiz buldum. Zira bu kısımların,  kitabın gidişatına ya da olayların akışına en ufak bir katkısı yoktu. Bir de kitabın son bölümlerinde dizgi hatasından kaynaklı yanlışlıklar vardı. Benim elimdeki kitap 19. baskı. Yayın evinin bunu şimdiye dek düzeltmiş olmasını dilerdim. 

Yalom'un bende olan kitapları:


Hepsi harika kitaplar ve hepsini tavsiye ederim. Bir de okuduğum ilk kitabı var "Nietzsche Ağladığında" onu ödünç alarak okumuştum. Kitaplığıma eklememişim yeni fark ettim. Tez zamanda almak lazım. Yalom, en sevdiğim yazarlardan biridir. 

Bir yazının daha sonuna geldik. Herkese iyi hafta sonları. Sevgiyle kalın.

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Sevdalinka / Ayşe Kulin

Bir haftadır hastayım. Mayıs ayı beni vurdu resmen. Yine de bu hastalığın bir faydası oldu. Okuduğum bir kitabı nihayet bitirebildim. Son zamanlarda başladığım hiçbir kitabı bitiremiyordum :( Dikkatim sürekli dağıldığı için elime aldığım her kitap boynu bükük kalıyordu bir süre sonra. Ardından heveslenip başka bir kitaba başlıyordum ve yine aynı hazin son... Bu kez başardım; hatta iki kitabı bir arada okuyabildim nice zaman sonra. Biri henüz bitmedi ama umutluyum :))

Ayşe Kulin'in  "Nefes Nefese" adlı romanını uzun yıllar evvel okumuş çok da beğenmiştim. Sonra niyeyse -birçok yerde karşılaşmış olmama rağmen- elim bir daha yazarın kitaplarına gitmedi. Geçen gün hasta hasta okulun kütüphanesinde rafları düzenlerken gözüme "Sevdalinka" ilişti. Raftan çekiverdim kitabı , okurum diye. Pek umutlu değildim aslında ama roman öyle güzel aktı ki kitap kendini okuttu resmen.

Sevdalinka'da Nimeta adlı bir gazeteci ve ailesinin hikayesi eşliğinde Boşnaklara yapılan soykırım anlatılıyor. Küçüklüğümden beri bildiğim, haberlerde duyduğum olaylar hakkında ilk kez bir kitap okuyorum. Hayatımda hiç Sırp görmemiş olmama rağmen Sırplardan niye hoşlanmadığımı kitabı okudukça daha iyi anladım. 1992'de olaylar başladığında henüz 7 yaşındaymışım ama bilinçaltıma işlemiş olmalı.

Kitabı okudukça Müslüman coğrafyalarında dökülen kanlar ve kaybedilen canlar için kimsenin kılını kıpırdatmamasının sebebini daha iyi anladım. Şu cümleler de bana yardımcı oldu:

...Ben senin kadar tahsilli ve akıllı değilim Nimo ama şunu bil, cumhurbaşkanı ve sen Batı'dan medet umuyorsanız, boşuna beklersiniz. Batı, insan haklarını son müslüman da can verdikten sonra hatırlar.

...Yardımlarına koşmayacaklardı çünkü o uygar ülke liderlerinin menfaatlerini odaklayacakları petrol de fışkırmıyordu, bu başka dine mensup insanların topraklarında.

Ve alıntıladığım birkaç satır daha:

... ve aynen Yugoslav ordusunda olduğu gibi, cumhuriyetlerin güvenlik güçlerinde de çoğunluk nihayet Sırplara kaydırılmıştı. Miloşeviç'in yıllar içinde saman altından su yürüterek başarmış olduğu bir dengesizlikti bu.

... Kimse Miloşeviç'ten nasıl kurtulacağını bilmiyor ama herkes ondan nefret ediyordu. Öğrenciler onun sünepe bir komünist çıraktan bir milli kahramana dönüşmesine katkıda bulunmuş olan aydınlar, milliyetçiler, herkes! Aşırı milliyetçiler bile Miloşeviç'in onları sadece kendi çıkarları için kullanmakta olduğunu anlamışlardı sonunda.


18 Nisan 2016 Pazartesi

A Werewolf Boy

Kendi masalını yarıda bırakıp gider mi insan?..



A Werewolf Boy, 2012 yapımı bir Güney Kore filmi. Favori filmlerimden biri. Yıllar sonra bu akşam yine izleyeyim dedim ve yine gözyaşlarımı tutamadım. Bilmiyorum fantastik filmler sever misiniz ama bence bu filmi seversiniz. "Saf sevgi"yi görüyor insan filmde, sıkıca bağlılığı ve... Sonunu yazmayacağım tabii :)) İzleyin görün.

Haa bu arada ilk cümle filmin bende yarattığı etkinin cümleye dökülmüş hali. İyi akşamlar.


2 Mart 2016 Çarşamba

Pamukkale ve Hierapolis Gezisi


     Bu yazıyı çok daha önce yazacaktım ama araya bir sürü sıkıntı girdi ve bugüne dek ertelemek zorunda kaldım çünkü Pamukkale'nin hakkını veren bir yazı yazmayı istedim. 

   Pamukkale iyi ki gittim dediğim, gerçekten görülmesi gereken muhteşem bir yer. Ben tabii Hierapolis'e hayranlığımdan yazıyorum bunları; zira tek kelimeyle BAYILDIM ! Antik kentin içinde dolaşırken, amfi tiyatroda otururken, mekanın çağlar öncesinden gelen sesine ruhumun kapılarını aralarken... kendimi inanılmaz huzurlu hissettim.  

     Pamukkale sabah saatlerinde akşama nazaran daha sakin bir yer o yüzden tavsiyem sabah gitmeniz. Gelelim fotoğraflara:


     Söylediğim gibi sabah saatlerinde daha tenha. Akşam dönerken fotoğraf çekmedim ama akşamüstü çok daha şenlikliydi. 



       Bu ağacı dilek ağaçlarına benzettim. Öyle şeylere inanmam ama görsel olarak çok beğenirim. O yüzden yukarıdaki ağacı hayalimde hemencecik birkaç kurdele ve minik nazar boncuklarıyla süsleyiverdim. Pek de güzel oldu :)) 


     Gezimiz sırasında gökyüzünde süzülen paraşütler hiç eksik olmadı. Eğer korkmuyorsanız gezi planınıza bu güzel etkinliği de ekleyebilirsiniz.


      Amfi tiyatroda abartısız en az iki saat oturmuşuzdur. Turlar beş on dakika için gelip gidiyorlardı. Bizim gibi serbest takılanlar ise mekanın tadını çıkarmak için daha çok zamana sahipti :)) Yaşasın özgürlük!

Ve seçtiğim bir iki fotoğraf daha, son ikisi müzeden.






Gezi Notları: Hava daha aydınlanmadan vardığımız Denizli otogarının etrafında bir sürü otel vardı. Şurada da bahsettiğim gibi gezimiz epey doğaçlama olduğundan kalacak yerimiz de yoktu. Otobüsten inince otelleri görüp mutlu olduk. Birine girip direkt uyuduk. Sabah dinlenmiş olarak uyandık ve macera başladı :))

Kahvaltının ardından ilk işimiz İstanbul'a dönüş bileti almak oldu. Yine biletsiz kalmayalım dedik :D Sonra otogarın alt katından kalkan (her yarım saatte bir) Pamukkale minibüslerine bindik. Yanlış hatırlamıyorsam sadece 3,5 TL'ydi. Yolculuk çok uzun sürmüyor ama ne kadar sürdüğünü unuttum maalesef. Pamukkale'ye girişte ve Hierapolis Arkeoloji Müzesinde müzekart geçerli. Ben müzekart kullandığım için giriş ücretini bilmiyorum.

Tavsiyemdir; önce antik kenti gezin sonra müzeye girin çünkü antik kent çok geniş bir alana kurulmuş. Hatta biz önce tepeye tırmanıp amfi tiyatroyu ve çevresini görüp ardından aşağı indik.