Translate

26 Aralık 2015 Cumartesi

Bursa Gezisi

   Geçen hafta sonu Bursa'daydım. Ulu Cami'ye, Yeşil Türbe ve Yeşil Cami'ye, Koza Han'a, Bursa Kent Müzesine, Orhan Gazi ve Osman Gazi'nin türbelerine gittim. Bursa Kent Müzesi hariç diğer ziyaretgahların hepsine 2011 yılındaki ilk Bursa ziyaretimde zaten gitmiştim ama bir kez daha ziyaret etmek istedim. Yazın İznik, Mudanya ve Trilye gezisi yapmış, Bursa merkeze uğrayamamıştım. Budo'dan ucuz bilet bulunca fırsatı kaçırmak istemedim :)) Artık ben susayım fotoğraflar konuşsun:



                                                             Ulu Cami yanındaki Emirhan'ın girişi.


Emirhan girişinin yanı başındaki tezgah. Bu tarz tezgahları çok seviyorum. Çok sevimli görünüyor.


Hilal-i Ahmer kartpostalları. (Bursa Kent müzesi)


                                                           Hilal-i Ahmer kartpostalı. (Bursa Kent müzesi)


 Bildiğiniz üzere Karagöz ve Hacivat'ın Orhan Gazi döneminde Bursa'da yaşayan iki inşaat işçisi olduğu rivayet edilir. (Bursa Kent müzesi)


Kadın her çağda kadın :)) Eski bir makyaj çantası ve dikiş makinesi. (Bursa Kent müzesi)


                                                            Nalbant. (Bursa Kent müzesi)


Çarıklar (Bursa Kent müzesi)


Yeşil Caminin yanındaki bir binanın çatısındaki yapma leylekler ve semazen. (Semazen dönüyor.)

Gezi Notları: Bursa Kent Müzesinde müzekart geçmiyor. Giriş ücretli ama toplu taşımalarda kullanılan "Bukart"ınız varsa onu okutup içeri girebiliyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam 2 TL çekiyor. İlk paragrafta saydığım yerlerin hepsine yürüyerek gittim. Tümü birbirine yakın. Tabii yürümeyi sevmiyorsanız bir şey diyemem :))

Yemek için meşhur Köfteci Yusuf'a gittik. Yer bulmakta epey zorlandık açıkçası. İznik gezimde çok merak etmeme rağmen aç olmadığım için gidememiştim, İstanbul'da da şubesi yok. Her yerde o kadar çok övülüyor ki cidden harika bir lezzet sanmıştım ama normal köfte işte. Öyle abartılacak bir yanı yok: Fiyatı ucuz, porsiyonlar doyurucu, lezzeti de normal. Çok büyük beklentiyle gitmediğiniz sürece sıkıntı yok yani. Bursa yiyecek açısından bana ucuz geldi. İstanbul'da her şeye gereğinden fazla para ödüyoruz anlaşılan. Ha bir de unutmadan ekleyeyim Bursa'da yarım ekmek döner deyince çeyrek ekmek döner geliyor haberiniz olsun :)) İçi dolu dolu ama minicik. Döke saça bitirebildim. O ekmek az büyük olaydı iyiydi :D



30 Kasım 2015 Pazartesi

Edirne Gezisi

   Ben bu ağustosta Edirne'ye gitmiştim. Üşengeçlikten ha bugün ha yarın derken yazısını da bugüne kadar erteledim. Ve işte Edirne yazımla huzurlarınızdayım:))

   Memlekette doğuda ve batıda birçok şehri görmüş biri olarak Edirne'yi cidden sevdim. Bir kere kendimi zerre yabancı hissetmedim. Çok modern, çok rahat ve size kendinizi evinizde gibi hissettiren bir şehir Edirne. Hatta İstanbul doğumlu biri olarak bu şehrin sokaklarında dondurma yiyerek (rahatça) dolaşabilmişliğim yoktur ve fakat bu eylemi Edirne'de hiç çekinmeden gerçekleştirdim :)) Dondurma da epey lezzetliydi. Hazır yeme içme mevzusuna girmişken Edirne'de ciğer yedik biz çünkü oraya gitmeden önce okuduğum her yazıda bu tavsiye edilmişti. İyi ki de edilmiş, hiç pişman değilim. Yine olsa yine yerim. Siz de yiyin yedirin. Cidden çok lezzetli.

   Edirne çok rahat gezebileceğiniz bir şehir. Zira tüm eserler birbirine yakın ve yürüme mesafesinde. Benim gezi rotamda istisnai iki durak vardı. Biri Sağlık Müzesi, diğeri de Karaağaç Tren İstasyonu.

   Ben önce Selimiye Cami, Eski Cami, Selimiye Arastası, Üç Şerefeli Cami, Ali Paşa Çarşısı, Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Türk İslam Eserleri Müzesi, Selimiye Vakıf Müzesi'ni gezdim. Bu sırayla değil tabii :)) Arada yazmadığım (aslında unuttuğum) birkaç yer daha var :( Ardından saat 5 gibi dedim ki Sultan 2. Beyazıd Külliyesi Sağlık Müzesine gidelim. Avrupa Müze Ödülü almış bir müzeyi görmeden dönersek ayıp etmiş oluruz. Şehir merkezinden biraz uzak mekana gitmek için taksi tuttuk. İyi ki de öyle yapmışız zira müze 17.30'da kapanıyormuş. Müzeyi biraz hızlı da olsa dolaştık hatta bahçesinde biraz oturup soluklanmak için vaktimiz bile kaldı :)) Evet epey hızlıydık.


   Sağlık Müzesinden sonra madem Edirne'deyiz Lozan Anıtını da görelim dedik ve Karaağaç'a doğru taksiyle yola koyulduk. Karaağaç çok şirin bir kasaba. Biliyorsunuz ki kasaba Lozan'da bize savaş tazminatı olarak verildi iyi ki de verilmiş. Lozan Anıtı ve tarihi Karaağaç Tren İstasyonu, Trakya Üniversitesi Rektörlük Binasının bahçesinde bulunuyor.

   Karaağaç'tan merkeze yürümeye karar verdik. Yol üzerinde 9 şehidimize ebedi istirahatgâh olan Balkan şehitliğe uğrayıp dua etmeyi de ihmal etmedik. Yol sağlı sollu ağaçlarla kaplı. Köylüler kendi ürettiklerini satıyorlar yol kenarlarında. O yolda yürümek beni inanılmaz dinlendirdi. Ardından Meriç ve Tunca Köprüleri. Aslında bu kısım biraz bulanık hafızamda zira önce bir çay içelim Meriç'e karşı dedik ve oturduk bir mekana. Kuşları, manzarayı, nehri seyrettik. Yağmur geliyor Bulgaristan'dan dediler kuzenim "Yağmur gelmeden köprüden geçelim üzerinde bir fotoğraf çekelim." dedi. Kalktık ama yağmur umduğumuzdan daha çabuk geldi. Rüzgardan gözümüzü açamadık. Sonra da bir binanın girişine sığındık. Yağmur ama nasıl sağanak bir yağmur. Tabii bizim fotoğraflar da yalan oldu :)) Aslında keyifliydi. Sonra yolun tadını çıkarma fikrini mecburen bir kenara bırakıp minibüsle merkeze geldik. Ardından da İstanbul'a dönüş için servisle otogara geçtik. Aklımız ve kalbimiz Edirne'de kaldı. Kesinlikle bir kez daha gidilecek bir şehir Edirne. Gidemediğimiz birkaç yeri de o gidişimizde görmek bize farz oldu.

Gezi Notlarım: Sağlık Müzesine kesinlikle daha erken gidilmeli. Mekan olarak da hoş bir yer. Buraya taksi ya da özel araçla gelmek şart. İstenilirse buradan merkeze kadar yine taksi tutulabilir ve Karaağaç'a minibüsle geçilebilir. Biz vakit kaybetmek istemediğimiz için taksiyle direkt Karaağaç'a geçtik. Bu arada Sağlık Müzesi girişinde müze kart geçmiyor; giriş tam 5 TL, öğrenciye bedava. Diğer müzelerin hepsine müze kartla girdik.

Karaağaç'ta anıtı gördük ama vakit geç olduğu için müze kapalıydı maalesef. Buna üzülmedim çünkü özellikle görmek istediğim tüm müzeleri gezmiştim. Siz ille de görmek istiyorsanız daha erken gitmelisiniz. Biz şehirde avarelik yapmak istediğimiz için yetişemedik. Şehrin tadını çıkarmayı tercih ettik :)) Nasılsa yine gideceğiz.

Bizim dönüş biletimiz yoktu. Gezmek istediğimiz yerleri yetiştiremezsek Edirne'de bir gece kalırız demiştik ama öyle bir şeye gerek kalmadı. Otogara gittik, biletimizi alıp döndük. İstanbul'da bizi hoş bir sürprizin beklediğini bilmiyorduk tabii. Metroda güya bir arıza vardı ve biz gecenin bir vakti kendimizi İstiklal'de bulduk. Sonrası da ayrı hikaye... 

Ay bu yazı çok mu uzun oldu ne ;)) Yine de birkaç fotoğraf daha paylaşayım içimden geldi:


Medrese talebesi. 


Cerrahe Küpeli Saliha Hatun fıtık ameliyatı yaparken. 


Osmanlı'da akıl hastalarının müzikle tedavi edildiğini bilmeyen yoktur sanırım.


Hekimler ilaçları hazırlarken. Niyeyse ben hekim sözcüğünü doktor kelimesinden daha çok seviyorum :))


Bu da kuzenim ve Mimar Sinan. Utanmasa bölmeden içeri girip Mimar Sinan'a sarılacaktı. Kendisini kaybettik :)) Sinan'a aşık oldu bizimki. Ne kadar doğrudur bilinmez ama Mimar Sinan'ın Mihrimah Sultan'a aşık olduğu söylenir. Şimdi elimizde bir aşk üçgeni oldu :D Bazen düşünüyorum da Edirne'ye tekrar gitmek istemesinin sebebi Mimar Sinan olabilir.


Bu da çakma makinist ben. Kara tren aklıma hep şu ezgiyi getirir niyeyse.


Ve kuşlar umuda uçtular Meriç'in kıyısından. Kuşlar aşkla kanat çırptılar göğe doğru. Umudunuz hiç eksilmesin. Sevgiyle kalın.


14 Kasım 2015 Cumartesi

İstanbul Hatırası (Ahmet Ümit) & Çarşambaya Kadar Eşim Ol (Cahterine Bybee)

Görsel internetten alınmıştır.

   İstanbul Hatırası okuduğum ikinci Ahmet Ümit kitabı. İlki Patasana'ydı. O kitabı sevdiğim için yazarın bir kitabını daha edindim ama ne yazık ki umduğumu bulamadım.

   Yazarın kahramanlarına söylettiği bazı sözleri sevmedim nedense. Aslında birbirinden çok farklı yazarlar ve kitaplar okurum. Ancak ilk kez tuhaf bir şekilde içime sinmeyen cümleler oldu. Bunun tamamen kişisel olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bilemiyorum belki fazla hassas davranmış olabilirim ama dedim ya bu ilk kez oluyor. Bu kitaptan sonra Ahmet Ümit'e bir daha şans verir miyim bilemiyorum. Birkaç kez düşünürüm sanırım. 

   Yine de kitabı okurken İstanbul'un tarihi mekanlarında gezintiye çıktığınızı söylemem lazım. Hatta kitabı bir arkadaşımla beraber okuyorduk. O da kitabı bitirince kitapta olan ve daha evvel gitmediğimiz mekanları ziyaret edeceğiz.  Böyle güzel bir yanı da var kitabın.


ÇARŞAMBAYA KADAR EŞİM OL (CATHERINE BYBEE)

Görsel internetten alınmıştır.

   Çerezlik bir kitap dersem haksızlık etmiş olmam sanırım. Bu kitabın size bilgi ya da duygu namına ekleyeceği hiçbir şey yok. Hoş vakit geçirmek istiyorsanız okuyabilirsiniz tabii. Zaten okumak çok zamanınızı da almıyor. Yine de ben harcadığım zamana acımadım değil.

   Kitapla ilgili daha fazla bilgi için sevgili Nabrut'un yazısına bakabilirsiniz. Ben de zaten onun yazısı üzerine okudum kitabı.

 
Not: Görseller internetten alınmıştır.

12 Kasım 2015 Perşembe

Atatürk Arboretumu (Sonbahar)


  Sonbaharı ne çok sevdiğimi biliyorsunuz. Şu yazımda Atatürk Arboretumu'na bu mevsimde tekrar gideceğimi yazmıştım. Geçenlerde gittim ben de. 


  Sonbaharda manzara gerçekten de inanılmaz güzel ama gideceğim günü yanlış seçmiş olmalıyım çünkü bütün İstanbul oradaymış gibi kalabalıktı her yer. Hatta bir arkadaşımla karşılaştım :)) Ortamın keyfine varabilmek için hafta içi bir gün gitmek sanırım daha iyi bir fikir. Zira şehrin karmaşasından kaçıp nüfusun yarısını karşınızda görmek içler acısı bir durum.


  Gölde ördek, kaplumbağa gibi canlılar yoktu bu kez. Sadece birkaç köpek gördüm. Hava yine mis gibiydi tabii. Orada nefes almak bile beni inanılmaz mutlu ediyor. Bir ağacın dibine ya da göllerden birinin kenarına oturup sadece nefes alsanız bile yeter bence. 


   Bu çifti görünce fotoğraflarını çekmek istedim. Çok tatlı değiller mi sizce de. Böyle bir yolda sevdiğiniz insanla yürümek hoş olsa gerek. 

  Bir arboretum yazısının daha sonuna geldik. Esen kalın :))

31 Ağustos 2015 Pazartesi

İznik Gezisi

   Birkaç hafta önce İznik'e gittim. Bu eski Selçuklu başkentini görmeyi uzun zamandır istiyordum ama İznik'te gittiğim mekanları, gördüğüm eserleri anlatmayacağım size. Benim İznik'le ilgili paylaşmak istediğim şeyler biraz farklı. Mesela; 


yukarıdaki durak kütüphanesi fikrine bayıldım resmen. Harika olmuş. Bir otobüs durağında minik bir kitaplık, danteller falan şahane olmuştu. Fotoğrafını çekip öğrencilerimle paylaşmak istedim ve tabii sizlerle :)) Bu, Dünya'nın en güzel fikirlerinden biri bence. Telefonlarının ekranlarından gözlerini alamayan günümüz insanı için birkaç şiir, deneme, öykü kitabı belki uyandırıcı olabilir ne dersiniz? 



   Yukarıdaki minnoş sahibiyle birlikte İznik Gölü'ne yüzmeye gelmişti. Sahibi olan hanım kızla arasındaki bağa hayran oldum ve biraz da onları kıskandım sanırım. Size bu kadar bağlı, sizinle iletişimi bu kadar iyi bir canlıya sahip olmak muhteşem bir şey olmalı.


    İlk fotoğrafta yıkanıyor, 2. fotoğrafta da sahibinin otur komutuna uyuyor :)) Dakikalarca izledim onları ve ikisini de çok sevdim. 

   



28 Ağustos 2015 Cuma

Atatürk Arboretumu

   İstanbul'un içinde size gerçekten nefes aldığınızı hissettiren bir yer Atatürk Arboretumu. 

  Yalova'daki Karaca Arboretumu'na gitmiştim evvelce. Orayı da çok beğenmiştim ama orası tabii daha küçüktü.

  Atatürk Arboretumu'nu sanırım ilk kez bir gezi blogunda görmüştüm ve bu yıl bana da gitmek nasip oldu. İlk oldu ama kesinlikle son olmayacak çünkü gerçekten huzur buldum ve çok sevdim: Bunda hafta içi gitmemin ve kalabalık olmamasının etkisi de oldukça büyük. 


  Bu sevimli kaplumbağayı yürüyüş yaparken gördüm. Arboretumun içinde üç tane gölet var. Onların içinde de bir sürü kaplumbağa , ördek ve elbette balık yüzüyor ama tabii ben bu kaplumbağayı daha çok sevdim çünkü o da benim gibi "Sürüden ayrılanı kurt kapar." atasözünü kulak ardı etmiş, tek başınalığını ilan etmişti :)) Giderseniz mutlaka göletlerin çevresinden uzaklaşıp ağaçların arasında yürüyüşe çıkmalısınız. Böylece kendinizle baş başa olmanın tadını çıkarabilirsiniz. Bu arada kendinizle baş başa olmanız için ille de yalnız olmanıza gerek yok. Ben kuzenimle gittim mesela. Bu huzurlu anları sizi tanıyan biriyle paylaşmak çok güzel.

  Bu da bendenizin ördeklerle temas kurma girişimi :)) Pek başarılı olamasam da umut vaad ediyorum sanırım. 

  Bu yazımda ağaçlara ve manzaraya yer vermedim çünkü bir sonbahar âşığı olarak sonbaharda tekrar gitmeyi düşünüyorum. O zaman manzarayı da paylaşırım sizinle. Gidince benim yaptığım gibi çimenlere de uzanabilirsiniz. Hatta ayakkabılarınızı çıkarıp vücudunuzdaki fazla elektriği toprağa havale edebilirsiniz. İnsan inanılmaz rahatlıyor. Demedi demeyin :))




Gelelim gezi ipuçlarına: Arboretuma gitmek için Yenikapı-Hacıosman Metrosuna binip son durakta iniyorsunuz. 42HM numaralı otobüse binip Kemerburgaz Yolu adlı durakta inip ışıklardan yukarı yürüyorsunuz. Taksim'den direkt 42T ile de gelebilirsiniz. yine aynı durakta iniyorsunuz. 

Giriş ücretli öğrenci 2 TL, tam 5 TL. Hafta sonu sanırım biraz daha pahalı ama ne kadar bilmiyorum. Profesyonel çekimlerden ve düğün çekimlerinden ayrı ücret alınıyor. Tripod da profesyonele giriyor.

İçeriye yiyecek sokmak yasak, çantalar kapıdaki görevli tarafından kontrol ediliyor. Ben o amcayı da çok sevdim bu arada. Çok sevimli güler yüzlü bir insandı. Kuzenim domatesine göz koyduğunu söyleyince "Al kızım." dedi. Kuzenim almadı ama birkaç kez teklifini yineledi. Çok samimiydi.

İçeride çeşme var. Suyunuzu buradan doldurabilirsiniz. Bu detayı okuduğum hiçbir yazıda görmemiştim. Hatta biri ekşiye yanınıza 3 şişe su alın yazmıştı :)) Boş şişe alsanız bile olur aslında :))

Not: Fotoğraflar elbette bana ait :))

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Aşk...

"Aşk nedir?" diye sordu hoca. Cevapladın:

- Aşk bir denizdir, düşersen boğulursun !

- Mevlana'ya göre aşk bir denizdir, âşık da balık. Deniz olmadan yaşayamaz âşık, dedi hoca.

   Siz konuştunuz, ben sustum. Sustum ve yüreğimde sen olan yere yazdım cümleni... 

- Aşk bir denizdir, düşersen boğulursun !


Not: Görsel bana aittir.




2 Ağustos 2015 Pazar

1 Saray 3 Müze

   Havanın serin olmasını fırsat bilip biraz gezeyim dedim. Ayasofya niyetiyle yola çıkmıştım ama girişteki kuyruğu görünce yönümü Topkapı Sarayı'na çevirdim. Daha evvel de birkaç kez gittiğim sarayı bir kez daha görmüş oldum ama müzedeki en sevdiğim şeyi (Kaşıkçı Elması) bu kez göremedim :(( Sağlık olsun dedim manzaranın birkaç fotoğrafını çektim:  


   Ardından Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzelerini ziyaret ettim. Daha evvel gitmemiş olmayı kendim için ayıp saydım. Gerçekten şahaneydi. Tadilat yapıldığı için içerideki ihtişamı dışarıda da göremiyor insan ama olsun. Birkaç fotoğraf paylaşayım: 

Bir ee

   Bir edebiyat öğretmeni olarak fotoğrafını çekmeyi arzuladığım ilk eser. Bir de ne  yazdığı açıklamada verilseydi iyi olurdu. Ama biz hizmette sınır tanımıyor ve bağlantıda şiiri sizlere sunuyoruz :))



   Sümerler dönemine ait cinayetle ilgili mahkeme kararı. Bu korkunç eylem Habil'le Kabil'den beri yakamızdan düşmedi ne yazık ki.


   Kadeş Anlaşması. Bildiğiniz üzere (ÖSS, YGS/LYS, KPSS derken bilmemeniz imkansız) tarihteki ilk yazılı anlaşma. Üç nüshası varmış, ikisi bizdeymiş. Görünce mutlu oldum niyeyse.


   Uyuyan Eros. Artık uyan Eros demek istiyorum. Ya da uyu aziz dostum. Uyanacaksın da ne olacak? Bu devirde okların altından değilse değerin yok. 


   Bu amcayı görünce önce bir irkildim. Sonra bir daha irkildim. Sonra dedim ki "İnsana mezarında bile rahat yok!" İyi ki bu yüzyılda ölenlerin arkeolojik bir önemi yok. Zaten rahat yüzü gördüğümüz yok. Bari mezarda rahat yatalım, değil mi ama?


   Çok daha güzelleri müzede. Sırf özenin kalkın gidin diye koydum bu fotoğrafı; tadımlık yani. Giderseniz pişman olmasınız. Hatta ben bu kadar geç kaldığım için pişmanım. Ama bir karar almıştım İstanbul'a dönerken "turist duyarlılığıyla" yaşayacaktım. Kendime sözüm vardı. İki yıldır kendime verdiğim bu sözü tutmaya çalışıyorum elimden geldiğince. 

   Saat 18.30 gibi ancak bitirebildim geziyi. Diğer müzeleri ziyaret edemedim. Gidemediğim yerlere gitmeyi aklımın bir kenarına yazarak evin yolunu tuttum. Dönerken Tanpınar Müzesi'nin olduğu tarafa bakmamaya gayret ettim. Vuslatımız başka bahara kaldı :(


3 Temmuz 2015 Cuma

Arayı Arayı Bulsam İzini...

     İnternette bir şeyler araştırırken sokaktan gelen yanık bir sese kulak kabarttım; önce ne söylediğini anlayamadım, sonra "Sanırım mahallede biri öldü, bir kadın ağıt yakıyor." diye düşündüm. Ses kesilmeyince balkona çıkıp baktım.Yaşlı bir teyze elinde bastonuyla topallayarak yürüyor bir yandan da ilahi söylüyordu:

Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzünü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Ya Muhammed canım arzular seni.

     İstanbul gibi samimiyetsiz bir şehirde son derece samimi bir seda. İçim sıcacık oldu. Bu şehir beni şaşırtmaya devam ediyor. Tam bu şehrin ruhu ölmüş derken bir yerlerden bir ışık doğuyor. Bazen "Bozaaaa!" diye bağırıyor. Bazen cıvıl cıvıl kuş sesleriyle gün doğuyor. Bazen size gülümseyen yabancı bir surette hayat buluyor. İstanbul'un ruhu henüz ölmemiş; ama bu, can çekiştiği gerçeğini değiştirmiyor.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

The Stoning of Soraya M.

- Korkuyor musun?
- Ölümden değil! Taşlanarak ölmek acı verici olsa gerek...

Üniversitedeki hocalardan biri tavsiye etmişti bu filmi. Filmi kısaca şöyle özetleyebilirim sanırım:

Boşanmak istediği Soraya'ya nafaka ödememek için ona iftira atan bir "adam". 

Düzenbaz bir "molla".

Hakkında tam yargıya varamadığım bir muhtar.

Sevgi dolu, vefalı bir hala.

İki güzel kız çocuğu, iki zavallı erkek çocuk.

Bir köy dolusu vicdansız ve masum bir kadın!!!

The Stoning of Soraya M. Freidone Sahebjam adlı gazeteci yazarın aynı adlı romanından uyarlanmış, yaşanmış bir olaya dayanan 2009 yapımı Oscar ödüllü bir film.

KADIN TELAKKİSİ

Kimi der ki kadın ;
Uzun kış gecelerinde,
Çekip bir döşek gibi
            Yatmak içindir.
Kimi der ki kadın ;
Yeşil bir harman yerinde,
Dokuz zilli bir köçek gibi
             Oynatmak içindir.
 Kimi der ki, hamur yoğurur.
Kimi der ki, çocuk doğurur.
Her ağızdan bir söz:
Kimi der ki, ilk göz ağrım.
Kimi der ki, onunla dolu bağrım.
 Kimi der ki, bunca yıldır yaşıyorum ayalimdir.
 Kimi der ki, boynumda taşıyorum vebalimdir.
 Ne bu,
      ne şu.
Ne öyle,
      ne böyle.
Ne döşek,
      ne köçek.
Ne ayal,
      ne vebal…
 O benim;
     Kollarım, bacaklarım, dudaklarım,
                             Ve başımdır.
Yavrum, anam, öz kardeşim, karım,
            Hayat arkadaşımdır.
                                         Nail Vahdet Çakırhan


Not: Kadın Telakkisi şiiri birçok kişi tarafından Nazım Hikmet'e ait olarak bilinmekle birlikte, aslında arkadaşı Nail Vahdet Çakırhan'a aittir. Hatta son dize "kavga yoldaşımdır" olacakken Nazım'ın önerisiyle "hayat arkadaşımdır" olarak değiştirilmiştir.

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Kapadokya, Safranbolu, Yedigöller

   Üç günlük tatili fırsat bilip yıllardır görmeyi istediğim üç durağı da ziyaret etme imkanı buldum. İlk durağım Kapadokya oldu. Tabii yol üzerindeki Tuz Gölünde de mola vermeyi ihmal etmedik. Ihlara Vadisi, Derinkuyu Yeraltı Şehri ve Göreme Açık Hava Müzesini gezdim. 


   Yol boyunca yağmur yağdı. Tatilimin mahvolacağını düşündüm ama neyse ki öyle olmadı. Ihlara'ya vardığımızda yağmur başladığı için köye inip kahvaltı ettik. O arada dolu bile yağdı :)) Sonra muazzam bir kuyruğa girip sanırım bir saat falan (belki de daha fazla) içeri girmeyi bekledik. Bir sürü tur aracı, kişisel araç vardı. Sanırım herkes 3 günlük tatil için yollardaydı. Ihlara'daki merdivenlerde bile insan trafiği vardı :))

   Sonraki mola yerimiz Derinkuyu oldu. Orada da bir buçuk saat falan sıra bekledik ama beklediğimize değdi. Kesinlikle görülmesi gereken bir yer. Ben bir ara beklemesek mi diye düşündüm ama önümüzdeki tur kafilesi beklemeyip yemeğe gitmek için ayrılınca önümüzden 20 kişi falan çekilmiş oldu. Biz de bekledik. İyi ki de beklemişiz :))


   Ardından Göreme'ye doğru yola çıktık. Fotoğrafta da görüldüğü üzere çok kalabalıktı. Bizimki üç duraktan oluşan ufak bir tur oldu. Sonrasında tekrar yola koyulduk. Hedefimizi Safranbolu olarak belirlemiştik:))


   Önce tarihi Safranbolu evleriyle selamlaştık tepeden. Ardından Saklı Cennet'e ve Tokatlı Kanyonu'na uğradık. Kanyon üzerindeki Kristal Terastan manzarayı seyredebiliyor ve fotoğraf çekebiliyorsunuz. Üçüncü durağımız Yedigöller Milli Parkı oldu. 42 km'yi bir buçuk saatte kat edip Yedigöller'e ulaştık. İnanılmaz kalabalıktı. Her yer kamp çadırlarıyla doluydu. Fotoğraflarını çekmek aklıma gelmedi maalesef. Biz pikniğimizi yapıp küçük çaplı bir doğa turunun ardından İstanbul'a dönüş için yola koyulduk.

   Tatil zamanımız mevsim olarak çok uygundu ama dönem olarak maalesef değildi; çünkü gittiğimiz her yer inanılmaz kalabalıktı. Aslında Kapadokya daha sakin bir dönemde daha uzun süreli ziyaret edilebilirdi. Bizimki doyumluk değil tadımlık bir gezi oldu. Yine de çok güzeldi. Çok keyif aldım. Kafa dengi kişilerle olmak da cabası :))

25 Nisan 2015 Cumartesi

Anonymous

   Anonymous, öğretmenler odasında önerilen bir filmdi. Hafta arası izledim. Aslında sıkıcı bir film izleyeceğimi sanarak başlamıştım filme ama daha ilk saniyeden etkilendiğimi itiraf etmeliyim.

   Shakespeare'nin adını duymayan kalmamıştır sanırım yeryüzünde. Gerçi ben birkaç ay önce Dostoyevski'yi duymamış birini gördüm. Hem de üniversite mezunu. Gerçi Türkiyeli değildi. Belki onun ülkesinde Rus edebiyatı çok da önemli yer tutmuyordur. Neyse biz konumuza dönelim. Ne diyordum, Shakespeare; film aslında bizim bildiğimiz kişinin aslında o güzel soneleri, tiyatro eserlerini yazan kişi olmadığını anlatıyor. Bunu yaparken de tarihi, aşkı, iktidar mücadelesini de aktarıyor bize. Film hem görsel bir şölen sunuyor hem de sizi şaşırtıyor.

    İzlediğime pişman olmadığım, hayatımdan iki saat çalmak yerine bana "Vay be, iyi ki izlemişim!" dedirten bir filmdi Anonymous. Kesinlikle izlemelisiniz.

15 Nisan 2015 Çarşamba

Emirgan Korusu & Dolmabahçe Sarayı

  Bugün (an itibarıyla dün:)) Lale Festivali için Emirgan Korusu'na gittim. Geçen yıl teşebbüs etmiş trafik yüzünden gidememiştim. Bu yıl işimi şansa bırakmadım, elimi çabuk tuttum. Hafta içi olmasına rağmen çok kalabalıktı. Belediyeler, okullar tur düzenlemişti. Çoğu yerde fotoğraf için sıraya girdik resmen. Tabii bizim milletin sıraya girme alışkanlığının olmadığını da bu sayede tekrar tescillemiş olduk.

  



   Emirgan'ın ardından haydi dedik Dolmabahçe Sarayı'na gidelim. Harem, selamlık, muayede salonu, camlı köşk derken doğa gezisini kültür gezisiyle tamamlamış olduk. Sarayın içinde fotoğraf çekmek yasaktı. Ben de kurallara uyan bir insan olduğum için içeride fotoğraf çekmeye teşebbüs bile etmedim. Bu arada saray çok güzeldi ama benim dikkatimi en çok saraydaki bir ayna çekti :)) Uzaktayken sizi baş aşağı gösteriyor yaklaştıkça normal görünüyorsunuz :)) Eğlenceliydi.








19 Mart 2015 Perşembe

Okuduklarım

   Üniversitenin 2. dönemi başladığı için hayatım okuldan okula koşmakla geçiyor. O arada da pek yazamıyorum doğal olarak ama okuyabiliyorum :)) Okuduğum kitaplar şunlar:

Kriton "Platon" Sokrates'in, idamını beklerken arkadaşı Kriton'la yaptığı konuşmayı aktaran bir kitap.Kriton onu hapisten kaçırmak isterken Sokrates buna itiraz ediyor ve sebeplerini sunuyor. (60 sayfa)

Elif Gibi Sevmek "Hikmet Anıl Öztekin" Aslında hiç tarzım olmayan bir kitap. (Arkadaş tavsiyesiyle okudum.) Aşırı duygusal ve aşk dolu. Güzel mi? Bu türü sevenler için evet. Altını çizmeye değer satırları olan üstelik de okuması çok kolay bir kitap. Hatta 2.si de çıkmış :))  (192 sayfa)

Hafız'ın Yolculuğu "Jan Potocki" Okunulduğunda üzerine düşünebileceğiniz satırları olan bir kitap. Altını çizdiğim birkaç şey de oldu tabii. (64 sayfa)

Not: Normalde kitap yazılarımda altını çizdiğim satırları paylaşırdım ama bu kez pas hakkımı kullanıyorum :))

22 Şubat 2015 Pazar

Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer / Laurent Gounelle

    Kişisel gelişim kitapları okumayı sevmediğim tek kitap türüdür. Birilerinin bana nasıl düşünmem, nasıl davranmam gerektiğini öğretmeye çalışmasına tahammül edemiyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu algılayabilecek kapasitem var çok şükür. Bunun için insanlık alemi olarak kitaba "özel bir tür adı altında" ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Zaten diğer kitap türleri de kahramanları aracılığıyla aynı işlevi görüyorlar. Çıkarımda bulunma kabiliyeti olan insanoğlu da alması gereken mesajı alıyor elbette.Bu tür kitaplar okumak yerine psikolojik ve felsefi kitaplar okumanın çok daha faydalı olacağına inanıyorum. Böylece daha derinlikli bilgi sahibi olabiliriz. 

   Neyse gelelim kitaba, yukarıda da bahsettiğim gibi ben bu tür kitapları gereksiz buluyorum ama Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer kitabı, roman tebdil-i kıyafetiyle karşımıza çıkmış bir kişisel gelişim kitabı. Bu tür kitapları sevenler için roman kurgusunun daha faydalı olduğunu düşünüyorum. Zira yazar size madde madde ne yapmanız gerektiğini söylemek yerine sizin çıkarımda bulunabilecek yeterlilikte olduğunuzu düşünerek size güvendiğini kanıtlıyor. Üstelik yazar olayların akışı sırasında zayıf olsa da insanda bir merak uyandırmayı başarmış ama okuduğunuzda göreceksiniz ki kitaptaki kurgu aslında zayıf. Son bölümler hariç hiçbir heyecan duymadan okudum kitabı. Son kısımlardaki hareketlilik hoşuma gitmedi değil ama yine de bir gram şeker için bir kilo keçiboynuzu yemek istemeyenler için kitabın okunması gerektiğini düşünmüyorum. Kitap edebi olarak da okuyucuya bir şey vaad etmiyor ama sanırım ait olduğu türe yeni bir soluk getirmesi açısından bir nebze takdir edilebilir.

   Yukarıda da belirttiğim gibi ben bu tür kitapları sevmiyorum. Siz seviyorsanız okuyabilirsiniz ve kitabı beğenebilirsiniz. Hatta bazı kısımlarda şaşırabilir bazı bölümlerde hafifçe gülümseyebilirsiniz. Kimseyi yanlış yönlendirmek istemem. Karar sizin.

18 Şubat 2015 Çarşamba

Güzel Bir Kitap Mimi


   Karlı bir İstanbul gününden herkese merhaba! Sevgili Sürpriz Misafir beni mimlemiş. Hazır okullar tatilken ben de evdeyken cevaplayayım dedim. Sorularımız şöyle:

1. Kışın okumalık favori bir kitabın var mı?

    Favori kitap deyince benim aklıma tekrar tekrar okuduğum bir kitap geliyor. O da benim için Kur'an-ı Kerim mealinden başkası değil. Her okuduğumda da yeni yeni bir şeyler fark ediyorum. Hatta geçen hafta yeniden okumaya başladım ve Bakara 219. ayeti fark ettim. Alkolün İslam'da haram olduğunu hepimiz biliyoruz değil mi  ve yine hepimiz biliyoruz ki şarabın kalbe, biranın böbrek taşına faydası var. Belki başka alkollü içkilerin de faydaları vardır, bilemiyorum. İşte Bakara suresinde buna işaret ediliyor ve 219. ayette şöyle yazıyor: "Sana içkiden ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür." Ben bunu daha önceki okumalarımda fark etmemiştim mesela. Her okuduğumda yeni şeyler keşfediyorum.



2. Kapağı mavi olan bir kitap?

  Bu da benim için Haruki Murakami'nin yazdığı 1Q84. İtiraf etmeliyim ki kitabı henüz bitiremedim. Zira kitap 1256 sayfa. Ben henüz 499. sayfadayım ve yaza kadar mola vermiş durumdayım. Kitapta zaman sıçramaları falan var. Kuantum fiziğiyle alakalı yani. Bitirince yazısı olacak burada. 




3. Yılbaşı ağacında yıldız olarak kullanabileceğin bir kitap?

    Kesinlikle Amin Maalouf'un yazdığı Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl. Dünya'daki kız nüfusunun azalmasını, ırkının devamını sağlamak isteyen ulusların başka ülkelerden kız çocukları kaçırmalarını... anlatan kadının aslında ne kadar değerli olduğunu güzel bir biçimde gözümüze sokan muhteşem bir kitap. Bence kesinlikle tüm erkekler ve tüm kadınlar tarafından okunmalı. Hatta herkese okutturulmalı.

4. Kış tatili için mükemmel olabilecek kurgusal bir dünya?

    Bunun için F. Hakkı Penbe'den Giz'i okuyabilirsiniz ya da Jonathan Carroll'dan Kahkahalar Ülkesi'ni. Tercih sizin. Ama hem tarih hem mitoloji hem macera olsun diyorsanız Giz'i şiddetle tavsiye ediyorum.

5. Birlikte kış tatiline gidebileceğin bir kitap karakteri?

   Yaa kitap karakteri olmasın yazar olsun. Hatta bir değil üç yazar olsun. Olmaz mı? Bu mim benim olduğuna göre olur :)) O zaman Amin Maalouf'u, Irvin D. Yalom'u ve İskender Pala'yı da alıp İsviçre Alplerine gidiyorum ben. İsteyen bize katılabilir :))

6. Bu sene için listende olan kitaplar?

   Aslında bir sürü var ama okumamam lazım. Zira İngilizceye odaklanmalıyım ama okumaya başladım bile çünkü dayanamıyorum. Çok çaresizim ahali. Kitaplara karşı koyamıyorum. Listede şimdilik şunlar var: 

1. Düğümlere Üfleyen Kadınlar (Ece Temelkuran) Okundu
2. Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Giyer (Laurent Gounelle) Okunuyor
3. Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş (Jose Saramago)
4. Od (İskender Pala)
5. Efsane (İskender Pala)
6. Yorgun Mayıs Kısrakları (Yılmaz Karakoyunlu)
7. Şiiri Düzde Kuşatmak (Gülten Akın) ara ara okunuyor
8. İstanbul Hatırası (Ahmet Ümit)
9. Mantıku't-Tayr (Feridü'd-din Attar)

Not: Yukarıdaki kitaplar şu an kitaplığımda olup da okunmayı bekleyenler. 

7. Favori tatil içeceğin, atıştırmalığın ve filmin?

    Ben aslında (saçma biliyorum ama) su içmeyi bile sevmem. Ama evde canın sıkıldıkça ne içiyorsun derseniz 3'ü 1 arada içiyorum. Ha bayılıyor muyum yok. Sırf can sıkıntısından. Dedim ya ben içmeyi sevmem :D İyi ki üretildi yoksa içeceksiz kalacaktım :))) 

   Atıştırmalık kesinlikle çikolata. Hatta aşığım ben çikolataya. O da beni sever. Seviyeli bir beraberliğimiz var. Tabii ben bazen seviyemi koruyamayıp üçü beşi geçebiliyorum ama bana itiraz edemiyor :)) 

     Favori filmim A Werewolf Boy (2012 yılı Kore yapımı bir film) ve çocukluğumdan beri favorim olan tek film 1987 yapımı Dirty Dancing. Dans hastasıyım ben evet. Dans konulu tüm filmleri kaliteli mi değil mi diye düşünmeden oturur bayıla bayıla izlerim.

     Ben kimi mimlesem bilemedim. Yazmak isteyen yazsın bence çünkü bu tür mimler yeni yazarlar, kitaplar keşfetmek açısından faydalı oluyor.